Armağanlarım ve Ben

GiftivalHeader

Bu yazının büyük bir kısmı otobüste yazıldı. Yolculuğum boyunca birkaç kez yol paylaşım sitelerini, birkaç kez de otostop kullansam da , şu anda ‘konfor’ alanımın içinde otobüsteyim. Otostop zaten kalabalık olunca güzel. Geçen ay arkadaşlarımla ilk defa bir tır otostopu yapmıştım . Bizimle yolunu paylaşan tırcı Ramazan Abi hem hoş sohbet hem de eli açıktı, yol molasında bize yemek ısmarladı durdu. Ne armağan ama! Bir de hani derler ya, ‘Allah fukara kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir , sonra da buldurur’ diye. Geçen ay otostop yaptığım bir arabada lap topumu unutup, sonra aynı gün içinde buldum. Bu yazıda yol esnasında bana gelen armağanlardan bahsetmek istiyorum.

Devam

Çoban

 

1Zamanın birinde, hem içimizdeki hem de dışımızdaki bir zamanda, yüksek kayalıklarda keçileriyle birlikte bir çoban yaşarmış. Kayalar oldukça sarpmış, kararlılıkla tırmanırsanız buluta bile ulaşabilirmişsiniz. Bir tarafta deniz, bir tarafta yüksek tepeler , bir tarafta keçiler günler böyle geçip gidermiş. Günlerden bir gün çobanın yanına ziyaretçiler gelmiş…

O ziyaretçilerden biri benim. ‘Bakın şu tepede yaşayan bir çoban varmış’ sözünü duyduktan itibaren tepeye erişmek için güçlü bir istek duydum. Üniversite zamanlarımda ‘Çok yüksek , çok zor’ diye kayalardan kaçardım da şimdi ne oldu bilmiyorum. İnzivada olmaya mı, çobanlığın büyüsüne mi, keçilerin güzelliğine mi, neye kapıldıysam artık, başladım tırmanmaya. Hem çok zor, hem de çok kolay bir tırmanıştan sonra, çobanın yanına varabildik.

 

 

2

Çoban Özgür- ya da Özgür Çoban- uzun yıllar turizm sektöründe çalıştıktan sonra, sigortası ödenmediği için işi bırakarak çobanlığa başlamış. 150 keçiye bakarmış, hepsi kendisine ait değil. Geçimini dağlardan kekik ve adaçayı toplayarak sağlarmış.

‘Bu işler zor, göründüğü gibi kolay değil’ diyor. ‘Yüz genci topla, onu durmaz burada. Sen bu tepeyi on adımda çıkarsın, ben üç adımda çıkıp keçileri kıstırıveririm, toplarım. Bu keçilerin kimisi yüksek tepeye gidiyor, kimisi kaya altlarına.
-‘Satıyor musun peki keçileri?’ diye soruyoruz.
Yüzü hüzünleniyor, belli ki satmak zorunda kalmış.
-‘ Motosiklet lazımdı . Ondan bundan para isteyeceğime, adaçayından kazandıklarım yetmedi, dört tane oğlak satıverdim.’
Özgür Abi, oldukça hoşsohbet. Açıkçası yanına giderken biraz korkmuştum, ya bize ‘ Burada ne işiniz var?’, derse diye . Hiç düşündüğüm gibi değil.
Keçiler ne zaman doğurur, nasıl gelişir, detaylarıyla anlatıyor bize.

4

-‘Yaz oğlağı kısa boylu olur, büyümez. Tekenin güzel olması lazım. Yirmi kiloluk tekenin oğlağı çıkar bir kilo, kırk kiloluk tekenin oğlağı çıkar iki kilo’

Hayvanların korunduğu çatı kısmına geçiyoruz sonra. Bu bölge iki ay şiddetli yağmur alırmış ve daha sağlam bir barınak gerekiyormuş şimdi. Nasıl özenle anlatıyor, bir yandan ağılı temizlerken bir yandan da çatıyı yapacağı malzemeleri söylüyor.

Mağarada değilmiş sürekli, akşamları motoru ile evine gidiyormuş. ‘-Evde de iki keçim var benim onlara bakıyorum. Hassaslar biraz , ot kırpıyorum onlara, besleyiveriyorum….Ben kırk iki yaşındayım, emekli olunca çobanlığı bırakacağım’

DSC_0527

 

-‘Peki abi, sonra ne yapacaksın?’ diyorum. Öyle ait geliyor ki bana, o tepelere, gökyüzüne. Hep o fotoğrafın bir parçası gibi…

-‘Sonra’ diyor…  ‘Sonra hayat devam ediyor, soluk çıkana kadar.’

 

Kalbimin Tam Orta Yerinde

orhanlı

Bu aralar yolculuklarımı anlatmaya meylim var. Yazı yazmanın yanı sıra  buluşmaya, konuşmaya , tanışmaya.  İstanbul’da Eylül ayında düzenlediğimiz ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ etkinliğinden sonra, Ekim ayının sonunda  İzmir’de ‘Yolların Gücü Adına’ yı gerçekleştirdik. Bu buluşmalar nereden gelip nereye gittiğimi bana gösteren bir ayna oluyor. Önce ‘Sen bir gezginsin’ diyorum kendime, ‘Anlat yolları , şahinleri ,dağları! Saman evde yaşamanın keyfinden bahset,  kovandaki arıların çalışkanlığından, hüzünlü eşekleri güldürme çalışmalarından, kendi hayatında yaptığın devrimden,  ekmek, sabun ,peynir denemelerinden , ateş yakmayı öğrenince çocuklar gibi şen olmandan .’ Ah ne çok şey var anlatacak! Çobanlık denemelerimden mi bahsetsem, hıdrellezde çiğ taneleri peşinde , yoğurt mayalama çabamızdan mı? Peki, esas soru şu : Bütün bunların yanında tam kalbimin orta yerinde ne oluyor?

Bir süredir neden yazdığımı ve neden paylaştığımı , anlattığımı soruyorum kendime. Köyde, daha önce hiç alışık olmadığım bir yaşam üzerine malumat verme, yola çıkma üzerine cesaret belki. Peki sadece bu mu? Yazdıklarım sadece gezi yazısı mı? Ben  bunları düşünürken , dün akşam cevap geldi. Söz, bloğumda yazdığım gezginlik hikayelerimden başka bir yere gitti. İyi ki gitti. Ben istedim bunu. Söz, para kazanamadığı için köylerini bırakıp şehre yerleşmek zorunda gençlere, terk edilen köylere, toprağa yabancılaşmamıza, hayvanlarla bağımızın nasıl koparıldığına gitti.  Sahi, köylerdeki  sandığında  tohumları saklayan Ayşe Teyze’ye ulaşabilir miyiz? azize sunumGDO’suz, hibrit olmayan tohumları bulmanın yolu ne? Endüstriyel üretim yapmayan, ilaç kullanmayan dürüst üreticiye nasıl ulaşırız peki? Endüstriyel hayvancılığın önüne geçilebilir mi? Dışarıdan Holstein inekler ithal etmek yerine yerli  ırkı teşvik etmek mümkün değil mi? Tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştiririz? Sütü marketten almak yerine, meralarda ineklerini otlatan Celal Amca’dan alsak ya? Ayrıca topluluk destekli tarım gruplarını, gıda topluluklarını konuştuk, doğal gıdaya ulaşmak için hangi ağların kurulabileceğinden, şehirde nelerin yapılabileceğinden.  Tohum takas ağlarından ,kent bahçeciliği projelerinden, sivil toplulukların şehirde verdikleri eğitimlerden bahsettik.

Şimdi iyi hissediyorum. Azize Kafe’de  yaklaşık otuz  kişilik bir grupla bütün bunları konuşabildiğimiz , konuşmaya alan bulabildiğimiz, neler yapabileceğine dair düşündüğümüz için. Doğanın sezgisel bilgisine ulaşmaya çalışırken, üretim süreçlerini de sorguladığımız bir alan bu. Bir bütünün içinde hissediyorum. Hayat devam ediyor, yol devam ediyor, her şey iyiye doğru dönüşüyor. Çok mu iyimserim ? Sanmam. İzmirdeki meleklerime şükran, hem yol meleklerime, hem yerleşik olanlara. Bu buluşmada bize kapılarını açan Azize Kafe’ye, dinlemeye gelenlere,  tanıdıklarıma ve henüz tanışmadıklarıma şükran.

*Fotoğraf, Seferihisar Orhanlı Köyü’nden

Blogumun Adı 'Hayat Günesin Altında Bir Oyun' Simdi Bir Etkinlige Dönüşüyor :)

nöbetçi son

Ne zamandır iki yıllık yolculuğumu özetleyen bir etkinlik yapmayı planlıyordum, dostlarla, yola çıkmayı planlayıp da cesaret (!) edemeyenlerle, konuşalım, paylaşalım niyetiyle. ‘Hikayelerini dinlemek istiyoruz’ diyen pek sevgili arkadaşlarıma anlatamıyorum, İstanbul’a gelince bir araya gelemiyoruz diye üzülüyordum. Dilerim ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ buna vesile olur, yazılarımı birleştirdiği gibi bizi de birleştirir.

Etkinliğin Facebook’taki metni şöyle:

Türkiye’deki ekolojik çiftlik ziyaretlerine ilk başladığımda yazı yazmam ve oralarda neler olup bittiğini anlatmam yönünde arkadaşlarım talepte bulunuyordu. Paylaşmak güzeldir, benim gibi gezgin olan sevgili arkadaşım Rüzgar Yolgezer blog açmama yardım etti ve ben yazmaya başladım. Az gittim uz gittim, çoğunlukla da yazdım. Blogumun ismini Pavese’nin bir cümlesinden esinlenmiştim: ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’* Kalbimin çağırdığı yerlere gittim, çoğu kez oyun gibi yaşadım, yazmak da pek keyifli oldu, sıra geldi söze. Güneşin altında keşfettiğim oyunlar ‘beni anlat’ diye kulağıma fısıldıyor. Zaman geçiyor, oyunlar hikayeye dönüşüyor, ben de bir hikaye anlatıcısına. Şimdi İstanbul’da bir eylül akşamında sizi hikayelerimi dinlemeye davet ediyorum, ne dersiniz?

*‘Tüm yaşam’, diye düşünüyorum böylesi sabahlarda, ‘tüm yaşam güneş altında bir oyun’

Işıl Kayagül, 2013 yılı yazında eğitimci kariyerini bırakarak gezginlik kariyerine başladı. Marmara- Ege- Akdeniz bölgelerinde çiftliklerden başlayarak köydeki aileleri ve şehirden göçen toplulukları ziyaret etti, gönüllülük yaptı. İki yıl boyunca zeytinden bal hasadına, saman ev yapımından inek sağmaya kadar farklı deneyimler kazandı. Yol bu belli mi olur? Bir bakmış masal diyarında, Şahmaran’ın yanında ; bir bakmış Çamtepe’de haikular dünyasında. Blog yazıyor, fotoğraf çekiyor, hikaye anlatmayı seviyor. Başka Bir Dünya’nın mümkün olduğuna inanmış durumda . İlerleyen dönemlerde topraktan doğrudan üretmeye, daha çok şarkı söylemeye ve dans etmeye niyet ediyor.
Bu etkinlik armağan ekonomisine dayanıyor. Katılım için herhangi bir ücret belirlenmedi, bir armağan kutumuz olacak ve gönlünüzden geçen miktarın tamamı destek çağrısı yapan Nöbetçi Kültür Kafe ye bırakılacak.

Nöbetçi Kafe:

Şair Nedim cad. Çatal Mektep sok 2/1c, 34000 Beşiktaş, İstanbul
Tel:0212 2272818
3 Eylül Perşembe 20.00-22.00
Bekleriz 🙂

Köyde Hayat

ben

Rekorumu kırdım pasta isterim! Bir köyde yer değiştirmeden bir aydır yaşıyorum. Hani hep giderdim de bir hafta – on beş gün kalır yer değiştirirdim. Bir toprak üzerinde bir aydan fazla kalınca, toprak bana ben de toprağa alıştım zannımca.
Köyde hayat güzel. Burası Kadıköy, bir dağ köyü. Kışın beş, yazın on hane oluyormuş. Eskiden atmış hane kadarmış ama iş için gençler ilçeye çalışmaya gitmiş. Köy şimdi yaşlılardan oluşuyor. Dağ köyleri sahildekilere benzemezmiş, gidince anladım. Burada an geliyor bulut ile aynı hizada oluyoruz , an geliyor güneş oluyor, an geliyor yağmur. Dağ köyleri böyle olurmuş. Sekiz yüz rakımda aşağısı sıcakken burada bir deli esinti. Buraya geldiğimden beri fasulye, maydanoz, semizotu, domates ektim. Bahçe işlerinin yanı sıra ev işleri de var. Ev işleri derken, çamaşır bulaşık değil kastım. Şöyle toprağı bir güzel eleyip, içine saman katmak, kum katmak, bahçedeki küvette bir güzel şerbet yapmak, evin duvarları sıvamak mesela. E bizim ev topraktan tabii . Topraktan ve samandan. Geçen gün köyde yeni yapacağımız tuvalet ve banyo için saman ararken şöyle bir diyalog yaşandı:
-‘Biz saman arıyoruz, iyi saman nerden bulabiliriz?’ deyince
-‘Hayvanlar onu sevmez, bundan alın’ diyen amcaya
-‘Hayvan için değil, ev yapmak için arıyoruz’
-‘……..’
Köyde hayat, gerçekten başka. Burada aklım başka türlü çalışıyor mesela. Şehirdeki gibi her şey elimin altında değil. Bir köyde yaşayınca, çalışma saatleri bitince mesai bitmiyor.
Yıkanmak için soba nasıl yakılır, yemek pratik olarak nasıl yapılır, bulaşıklar kül suyuyla mı arap sabunu ile mi yıkamalı? soruları kafamda dolanıp duruyor. Bir köyden diğerine kuzine getirdik.Kül suyu çıkardık, yarın deneyeceğiz. Teresa bize evde diş macunu yapmayı gösterdi ve kullanıyoruz. Ektiğimiz sebzelerin yapraklarını zararlı böceklere karşı korumak için doğal ilaç hazırladım, bence işe yarıyor. Kompost hazırlıyoruz mesela, belirli aralıklarla döndürüyoruz, birkaç güne hazır olacak ve ektiğimiz alanlarda kullanabileceğiz. Kuş sesi ile uyanıyoruz, kuş günün her saati bize eşlik ediyor- sabah altıdaki kuş başka, gece üçteki kuş başka. Gece kuşu bir ötüyor ki, sanırsınız elektronik müzik  Burada bir köyden bir köye gitmek için yarım saat yürüyoruz, gündüz bulut , gece yıldız manzarası eşliğinde. Dolunay buradan başka türlü bakıyor bize. Bırakmak istediklerimiz, dolunayın önünden süzülen bulutlarla uzaklaşıyorlar.
Yerleşik olmak, gezgin olmaktan farklı. Her gün aynı manzaraya uyanıyorum , ama ne manzara! Hiç aynı değil ki! Bazen sis bulutunun ortasında, bazen günlük güneşlik! Bazen arkadaşlar arasında, bazen yapayalnız. Toprağa bakıyorum , toprak değişiyor, günden güne fark ettiğim ve fark etmediğim şekilde farklılaşıyor. Bitkiler değişiyor, ektiğim fasulyeler büyüyor, iki gün önce ektiğimiz semizotları yeşeriyor, enginarlar açıyor, pek mutlu oluyorum. Sonra bizim evin önünden sürüsüyle geçen çoban geliyor yanımıza sigara istemek için. Bu köyde arıcılık yapan yok, arıları özledim . Diğer köydeki Mustafa Amca’nın yanına gitmeliyim, onları görmek için. Mustafa Amca, kendisine şifa olsun diye arıcılığa başlamış ve o günden beri arılardan kopamamış. Onunla ilk arılara baktığımız günü hatırlıyorum. Bana çerçeveyi uzatmıştı, ‘Şunu bir tut!’ diye. O an bir anne olduğumu ve elimde binlerce bebek tuttuğumu hissetmiştim.
Bütün bunlara ek olarak, telefonum bozuldu. Bu bana bir mesaj olabilir mi? ‘Doğanın içinde instegrama, facebooka ,watsap a ihtiyaç yok ışıl, bak sadece’ Yazımı burada tanıştığım Teresa’nın Türkçe yazdığı şiir ile bitiriyorum. Burada olup şair olmamak biraz zor:
Bugün mavidir dağlar
Aşağıda vadide beyaz pamuk gibi bulutlar var
Süzülen uçan dağ, koyunlar gibi.

Yeni Hayat

Bazen aklıma eski hayatım geliyor. Hep köyde bayırda değildim ben, dokuz yıllık kurumsal hayat geçmişim var. Birkaç yıl önce idi, o zamanlar çalıştığım şirket  ‘tayin’imi İstanbul’un başka bir semtine çıkarmıştı. Yeni çalışacağım yer evime o kadar uzaktı ki- sadece gidiş bir saatten fazla-, içten içe sinirlenmiş, evime yakın birçok şube varken bu uzaklığın sebebini anlayamamıştım. Bir gün yorgunluğun da etkisiyle bayılacak gibi oldum metroda, soluğu genel müdürün yanında aldım. Kararım kesindi, istifa edecektim, madem bana değer vermiyorlardı, benim de kurumda durmamın bir anlamı yoktu.

O gün, tam istifa ediyordum, işi bırakıyordum ama kader ağlarını başka türlü ördü. Bana derece grubunun öğretmenliği teklif edildi, işi bırakmamam için. Derece gurubuna öğretmenlik yapmak, o zamanın en prestijli durumlarından biriydi. Alanında derece yapmış öğrencilere öğretmenlik yapacaktım ve açıkçası bu bir öğretmen için çok iyi bir teklifti bence. Böylece İstanbul’un iyi okullarından gelen pek çok öğrencim oldu.  Galatasaray’dan, Kabataş’tan, daha pek çok okuldan bir sürü başarılı öğrenci. Hatta bir kere kendime şöyle demiştim: ‘Zekayı gördüm! Evet, somut olarak gördüm!’

Ama durum mutlu sonla bitmiyor. Derslere başladık başlamasına ama test kitapları bütün mutluluğumuza engeldi. Sürekli bir yarış hali vardı öğrencilerde, hem kendileriyle, hem diğerleriyle. İki saatlik uyku ile duran, yine de dersi kaçırmamak için derse gelen ama karşımda ızdırap çeken öğrenciler. Benim de bilinç altıma nasıl işlediyse, ders haricinde sanattan ya da başka bir konudan bahsedince kendimi kötü hissediyordum, sanki öğrencilerin zamanlarını çalıyormuşum gibi… Oysa makine değildik ve bizim de nefes almaya ihtiyacımız vardı.

Çoğu iyi üniversitelerin iyi bölümlerine yerleşti ama lise hayatlarının çoğunu test kitaplarıyla geçirdiler, biz öğretmenlerin de hayatımızı devlet memuru olmak için KPSS kitaplarıyla geçirmemiz gibi. Peki koşmasak? Yarışmasak ? Kitaplar elbette önemli de azcık da ağaca böceğe baksak? Arılara? Yavaşlasak? Alternatif eğitim mi deriz adına, başka bir şey mi bilemiyorum şimdi ama keşke hayatı öğrensek hep birlikte.

Şu anda 800 rakımlı bir köydeyim. Bugün dağların üzerinden bir sis bulutu bizim köye yaklaştı yaklaştı ve bütün köyü kapladı. Bulutun yaklaşmasını, her yeri kaplamasını ve uzaklaşmasını bütün aşamaları ile gördüm. Belgesel gibiydi, otuz kusur yılı aşkın hayatımda ilk defa yakından seyredebildim. Binalara hapsolmadığım için şükrediyorum. Kırlara bakıyorum, yirmi günde çiçekler değişiyor, bazıları kayboluyor, yerine yenileri açıyor. Çoban geliyor sonra sürüsüyle, koyunlar afiyetle yiyorlar otları. Ne yalan söyleyeyim, film seyretmeye ihtiyacım yok, çünkü ben bir filmin içinde gibiyim, çok şükür. Bazen eski hayatım film gibi geliyor gözümün önüne, hayret ediyorum. Ve ne yalan söyleyeyim, şehri de özlüyorum, sanatı, aktiviteleri, arkadaşlarımla bir arada olmayı, süslenip dışarı çıkmayı. Hiç makyaj yapmayalı dört ay oldu ve bu benim için çok farklı bir şey. Tüketimimi kısıtladım, sırt çantasında yaşıyorum ve şu an bir dağ köyünde kalıyorum. Beş sene önce bana böyle bir hayat yaşayacağımı söyleseler hiç inanmazdım.

Yol devam ediyor. Bazen eğlenerek, bazen zorlanarak. Ne mutlu devam ediyor. Hayatın altını üstüne getirmek güzel, hem akışına bırakmak, hem de ‘ne olacak benim halim ya!’ demek. Yeni karşılaştıklarıma hayret etmek, geride bıraktıklarımı özlemek güzel. Kendine yeni dünya yaratmanın güzelliği bu, bakalım yol nereye çıkacak. Devam mı edecek yoksa ‘Dur artık Işılım!’ mı diyecek? Ne istediğim kadar ne istemediğimi de görebilmeye, yeni hayatımı mutlu inşa etmeye niyet ediyorum. Aslında çoktan başladı.

İyi şanslar dileyin 😉

Isırgan otları, Mürver ve Düğün Çiçeği Üzerine

mürver bitkisi
mürver ile tanıştırayım

Bitkiler ile aranız nasıl? Sadece para ile satın aldığımız , markette pazarda satılan bitkileri kastetmiyorum. Hani şu yoldan geçerken farkına varmadan üstüne bastığımız ısırgan otları, karahindibalar, papatyalar ile? Ya çoban çantaları? Yapraklarına dokunur musunuz hiç, bakar mısınız nasıl yaşam kuruyor kendine, nasıl barınıyor; büyürken arkadaş, yoldaş arıyor mu yanına, yoksa kimseyi istemiyor mu?

Benim farkındalık sürecim geçen yıl ilkbaharda başladı. Egenin otlarını görünce şöyle düşünmüştüm: ‘İnsan aç kalmaz , yaşamını rahatlıkla sürdürebilir bunlarla ’Bakış açım değişmeye başladı yavaş yavaş, sadece kaldırıma değil, kaldırımın kenarındaki otlara da bakmaya başladım. Bir müddet sonra da ‘Bu nedir?’ sürecim başladı. Gittiğim bölgelerdeki bitkilerin özelliklerini öğrenmek istedim mümkün olduğunca. Bazı bitkilerin fotoğrafını çekip, adını öğrenip, kitaptan araştırma sürecim başladı.

Şaduman Karaca ile  karlı bir bahar gününde tanıştım.  Nisan ayında İstanbul’da hava günlük güneşlikken  Sakarya Pamukova’da bitki inceleme gezisine gitmiştik. Araziye gittikten  sonra  karla karşılaşmak hoş bir sürpriz olmuştu bize. Ben ‘Bu havada nasıl bitki inceleyeceğiz, uzun mesafede nasıl yürüyeceğiz?’ diye düşünürken O çoktan karlı yüzeyi  ayıklayıp bitkilere kavuşmuştu bile. Küçük grubumuzla gün boyunca  yürüdük, bitkileri fotoğrafladık , isimlerini öğrenmeye çalıştık.

11 Nisan, Sakarya

BAHAR VE KAR

İkinci karşılaşmamız ise mayıs ayında İstanbul’da oldu. Yeryüzü Derneği’nin katkıları ile İstanbul’da bitki yetiştiriciliğini geliştirmek amacıyla‘Bütüncül Tıbbi Bitki Yetiştiriciliğine Giriş’ kursu düzenlendi. Şaduman Hoca, Almanya’da doğal tıp uzmanlığı eğitimi almış, homeopat, Türkiye’de 2006 yılından beri çeşitli seminerler düzenliyor. Bugünlerde Türkiye’de bitki yetiştiriciliğinin gelişmesi için eğitimler veriyor. Bitki Yetiştiriciliği ; doğayı korumak, tek tip yerine çok çeşit bitki yetiştirmek, yetiştirici ve bitki arasında doğrudan bağ kurulmasına destek olmak için önemli bir adım. Ayrıca kullanılmayan tarım arazilerinin değerlendirilmesi ve biyo çeşitliliğin arttırılması için bitki yetiştiriciliği kurtarıcı olabilir.

3-001

Eğitim boyunca fark ettim ki, bir bitkinin özelliği, kullanım alanları çalışılırken aynı zamanda kadim bilgilere de ulaşılıyor, yüzyıllar boyunca gelen inançlar ,hikayeler,masallar gün yüzüne çıkıyor. Arazide bir bitki görüyoruz sonra hemen aklımıza o bitki ile ilgili bir türkü geliyor, işin içinde hem sosyoloji, hem etnografya var.

Bitki yetiştiriciliği eğitiminin başlıca temaları şunlardı :

-Fitoterapi nedir?

-Bitki yetiştiriciliği yapılacak arazi hangi özelliklere sahip olmalıdır?

-Bitki yetiştiriciliği yapmak isteyen kişinin uyması gereken kurallar nedir?

-Tıbbi bitkiler nasıl yetiştirilmelidir?

-Bütüncül Bitki Yetiştiriciliğini tercih etmemizin nedenleri nelerdir?

-Bitki Yetiştiriciliğinde neler yapılmalı, neler yapılmamalıdır?

8

Bu sorulara cevap ararken eğitimin ortalarında uygulamalı bir geziye, Düzce’nin Saz Köyü’ne gittik ki, orası beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. İlkbaharın gelişi, komar yapraklarının açması, yaprakların ormanın içinde pembe ile mor rengi bir karışıma bürünmeleri, kendimi masal diyarında hissetmemi sağladı. Veba otunun yaprağı şapkam, ağacın dalları asamdı. Biraz daha dursaydım kesin orada bir masal yazmıştım ve anlatmıştım. Köyde mürver ağacının çiçeğini ve ısırgan otlarını topladık ve arazi incelemesi yaptık.İlk kez gördüğümü sandığım- belki daha önce yanından geçtim de farkında değilim- Mürver ağacına bayıldım.

düzce, saz köyü
Işıl masal diyarında
Komar yaprakları açtı
Komar ne güzelsin!

Eğitimimiz boyunca tıbbi bitkilerden örnekler inceledik, düğün çiçekleri, papatyalar, sinirli otlar, karahindibalar…

düğün çiçeği
başlıkta bahsi geçen düğün çiçeği

İstanbul’da sınıfta yaptığımız eğitimde sabah saatlerinde Fatma Ananın Eli çiçeğini  su ile dolu bir kabın içine koyduk. İlk başta gonca halinde olan çiçek, akşam saatlerine doğru tamamen açmıştı. Çöl bitkisi tabi, suyu görünce durur mu!

13510

‘Tıbbi Bitki Yetiştiriciliğine Giriş ‘ eğitimi dört gün sürdü ve biz dört gün boyunca slaytlar, belgeseller ve arazi gezisi ile birlikte kapsamlı bir eğitim aldık. Bu eğitimde temel bilgileri aldık, sırada bitki gözlemleme, hasat , kurutma gibi işlemler var.

kursun sonunda
kursun sonunda

Ayrıca, kursun bitimini takip eden hafta Şaduman Hoca  çok güzel bir etkinlik oluşturdu. ‘Gezi Parkında Bitki Tanıma’ Bulutlu bir İstanbul sabahında parkta buluştuk. Hem şehir parklarından,  hem Türkiye’deki parklardan, parkların sahip olması gereken özelliklerden ( yürüyerek ulaşılabilir konumda olma, beton kaplı olmama- maalesef Gezi’de beton zemin ağırlıkta-) bahsettik.

gezi

Parkı dolaştık, Gezi Parkında ağaçlara baktık ve yine ben hepsinin ismini aklımda tutmaya çalıştım. Ihlamur , fıstık çamı, süs eriği , meşe , zakkum haricinde ismini hiç duymadıklarım ( Japon Kurtbağrı, Porsuk) ve daha niceleri…

porsukıhlamurbu

Bitkilerin dünyası bu günlerde beni çok meraklandırıyor. Kaldırım taşları atılsa da toprağa, aradaki boşluklardan uzanarak kendini var eden bitkiler ( bir slaytta gördüm, daracık alanda beton yığını arasından çıkmış, birbirine tutunmuş altı tür bitki vardı),kendi özelliğini insana aktaranlar (terleyen bir bitki olan ıhlamurun, içilince insanı da terletmesi) daha neler neler… Bitkilerin yaşam alanlarına saygı duyarak onlardan öğrenmeye çalışmak ne güzel olur. Hani derler ya : ‘İnsan bütünün bir parçasıdır, efendisi değil’ diye, içimde yankılanıyor sürekli . Dileğim, bitkilerle aramızdaki bağın günden güne güçlenmesi,  kadim bilgilerin unutulmaması , bitkilerin şifalarının göz ardı edilmemesi. Hatta belli mi olur, bitkilerle özdeşim bile kurabiliriz. Ben gördüm insan ile bitki arasında pek çok benzer özellik var 🙂

Tohum Okulunda Tohum Olmak

Tohum Okulunda Tohum Olmak

doga okulu 1Rüzgarın peşine takılıp giderken pek fazla yazı yazamıyorum . Tohum okulu ise günlerdir bana fısıldayıp duruyor:’Beni sevmedin mi? Beni niye yazmıyorsun?’ Sevmez olur muyum? En çok sevdiğim okullardan biri o! O halde artık yazmalıyım.

Mart ayının ortalarında Seferihisar’daki Doğa Okulu’ndaydım. Doğa Okulu, klasik okullardan farklı, birlikte yaparak yaşayarak öğrenme gerçekleşiyor. Doğa Derneği’nin desteği ile kurulmuş ve 2014 yılından beri usta- çırak kursları düzenliyor. Konu başlıkları ise pek heyecan verici : Zeytinyağı Yamaklık Okulu, Kuş Okulu, Ağaç Okulu…Bendeniz Tohum Okulu’na katıldım. Üç günlük sürecimizde tohumun topraktaki döngüsünü, doğanın içinde kendisini nasıl bir yerden bir yere taşıdığını gördük. Tohumlara dokunduk, isimlerini bulmaya çalıştık. a2 Açıkçası domatesi ve biberi biliyordum da süpürge otu tohumunu hiç görmemiştim,su kabağını da. Adını bildiklerime ve adını yeni öğrendiklerime yakın olmak pek güzeldi. Ayrıca, Hibrit ve GDO’lu tohumların yaşamımıza nasıl girdiğini, yerel pazarları, tüketici birliklerini konuştuk.

Üçüncü gün ise sahadaydık! Yükseltilmiş yataklar hazırladık ve üzerine tohum ektik. Ektikten sonra toprağın üzerini sıvazladık. Hani birbirimizin sırtını sıvazlarız ya günlük hayatın içinde, işte bu sıvazlama meğerse eskilerin toprak sıvazlama geleneğinden geliyormuş, yeni öğrendim. Toprak eledik sonra, bazı tohumların nasıl ekileceğini gördük, hatta mutlulukla yanımıza tohumlar aldık.

 

asil asuman
Yükseltilmiş yatakları ekime hazırlarken

Tohum Okulu ne dolu geçti! Üç gün değil de bir hafta gibiydi. Bizimle bilgilerini içtenlikle paylaşan Doğa Okulu’na, çantamı tohumla dolduran Can Yücel Tohum Merkezi’ne- tohumları şimdiden beş farklı bölge ile paylaştım bile-, varlıklarıyla okula içtenlik katan Gola Derneği’nden Taner ve Caner kardeşlere, telefon ile bağlanıp başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair içimi kıpırdatan Alakır’dan Birhan’a ve yamaklık okulundaki tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Varlığınız ne güzel! Anladım ki biz hepimiz tohumuz ve kök salmaya başladık bile 🙂