Hindistan Yolcusu Kalmasın!

‘Kalbinde hayallerinin ötesinde olana da yer ayır.’

Mary Oliver

Bu söz bugünlerde içimde oldukça yankılanıyor. ‘Hayallerimin ötesi’ ne ola ki?

Mevcut olan varlığımla kendimi tanımlıyorum. Felsefe öğretmeni, gezgin,  okul öncesi öğretmeni, toprağa bağlı, arı dostu. Bütün bu tanımların içerisinde hepsini birleştiren bir görünmez bir yoldaşım var: Hikaye Anlatıcılığı. Hayatımın son dört yılında hikayeler benim yanımda. Bazen bana soğuk bir kış gecesinde ateş başında kelimelerimden döküldüler,  bazen okulumda sınıfın içinde. Bazen hiç tanımadığım bir çocuğa metrobüste masal anlattım, bazen  üniversitede konferans salonunda. Yolculuğumda karşıma çıktılar, yolumu masallaştırdım. Tohumun, arıların öyküsünü yazdım.

Hikaye anlatıyorum çünkü; anlatmak bizi birbirimize bağlıyor.  Kadim olanla, köklerimle bağlantı kurmamı sağlıyor. Hikayeler sayesinde sınıfımda ezberci eğitim sistemine bağlı kalmıyorum ve belki de açıklaması güç olan yanı şu : Hikayeler beni iyileştiriyor. Zor zamanlarımda pek çok kez okuduğum ya da anlattığım bir hikayenin iyileştirici gücüne şahit oldum.

Şimdi hikaye anlatıcılığı yolumda desteğinize ihtiyacım var:

Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı vasıtasıyla bu sömestr’da bir program düzenlenecek. Hindistan’da Kathalaya Merkezi’nde biz öğretmenler için açılacak bu kursta Hint Anlatı Kültürünü deneyimleyeceğiz, anlatı teknikleri üzerine yoğunlaşacağız.

Peki bu programa neden katılmak istiyorum? Hikaye Anlatıcılığını okullarda çocuklarla ve gençlerle geliştirmek en büyük niyetim.  ‘Hikayeler birleştirir.’ Bunu kendi sınıflarımda deneyimledim. Yeni bir ülkede, yeni bir kültürde yeni yaklaşımlar, yeni yaşantılar görerek anlatıcılık serüvenimi geliştirmek niyetindeyim. Döndüğüm zaman, okullarda hikaye anlatıcılığına daha çok yer açmak,  olabildiğince geniş kitlelerle öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Bu yolculuk için eğitim, konaklama ve diğer masraflar ( yemek, tur ücretleri vs..) toplam masraflarım : 8500 tl

Bana nasıl destek olabilirsiniz?

Döndüğümde çeşitli etkinlikler düzenleyeceğim. Yapacağım etkinliklere katılarak bana katkı sağlayabilirsiniz.

  • Hindistan yolculuğumu anlatacağım ‘Yola Çık!’ sunumu :25 TL
  • Düzenleyeceğim masal gecesine katılım : 30 TL
  • Masal Anlatıcılığı Üzerine Atölye : 100 TL

 

Bu çalışmaları  İstanbul’da düzenleyeceğim, İstanbul dışındaysanız katılım bedelini karşılayarak bir arkadaşınıza armağan edebilirsiniz.  🙂

Sürecin içerisinde oldukça heyecanlıyım, katkılarınızı beklerim.. Ayrıca bu sürece dair, soru öneri ve yorumlarınızı isilkayagul@hotmail.com a yazabilirsiniz.

Işıl Kayagül

Yapı ve Kredi Bankası

TR91 0006 7010 0000 0052 6395 84

Okuyan, ilgilenen, katkı yapacak herkese çok teşekkür ediyorum.

Sevgiler

Yeni Başlayanlar İçin Ekolojik Çiftlikler

Yeni Başlayanlar İçin Ekolojik Çiftlikler

 

 

Bu bir Tatuta yazısı. Üç yıl önce işi bırakmış bir halde, yolculuk yapacağım ama nasıl ve nereden başlasam diye düşünürken Tatuta çiftlikleri yardımıma koştu. Yolculuğum bu çiftliklerle başladı ve yol boyunca pek çok çiftlikte gönüllülük yaptım.

 

Yolculuklarımı blogumda  yazdım ancak Tatuta’nın kendisi üzerine hiç yazı yazmadığımı fark ettim. Bu yazı biraz geç kalmış bir yazı , aslında bir teşekkür yazısı. Özellikle benim gibi aracınız olmadan ve tek olarak yolculuğa çıkacaksanız  ekolojik çiftliklere gitme ve yer bulma konusunda yardım almak için Tatuta‘nın sayfasına göz atmanızı öneriyorum.

Açılımı : Tarım- Turizm-Takas . Tatuta projesi ile Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine gönüllü olarak başvurabiliyor ve çiftlikte çalışabiliyoruz. İlgi ve yeteneğimize göre hangi çiftliğe gideceğimize karar veriyor ve çiftlik sahibi ile iletişim kuruyoruz. Çiftliklerin işgücüne ihtiyacı birbirinden farklılık gösteriyor. Bu yüzden sayfayı detaylı olarak incelemekte fayda var.

Fikir vermesi amacıyla kendi sürecimden bahsetmek istiyorum.Buğday Derneği’nin İstanbul’daki ofisinde gönüllü olarak çalışırken uluslararası bir proje için bir Tatuta çiftliğine gönüllü arandığını duydum.  Çiftlikte gönüllülük yapmak için Hollanda’dan gelecek öğrenciler vardı ve bu süre içinde dil problemi yaşamamaları için çeviri yapacak bir gönüllü aranıyordu. Başvurdum ve kabul edildim!

 

İki hafta boyunca hem kollektif çalışmayı hem de köy yaşamını deneyimledik.   Tarhana öğüttük, nar topladık, nar ekşisi yaptık, zeytin hasadına katıldık. O çiftlikte üç hafta kaldım. İstanbul’a döndüğümde karar vermiştim, yol devam edecekti.

 

 

Mevsimin kış olmasına aldırış etmeden açtım bilgisayarı ve hangi çiftliklere gidebileceğimi araştırmaya başladım. Kendime üç aylık bir süre belirledim.İlk üç çiftliği seçip gideceğim diğer yerlerin spontane olmasına karar verdim. Elimde tablet bilgisayarım da vardı nasıl olsa. Üç ay boyunca inek sağımından gül ekimine, toprak yapılarda çalışmaktan zeytin hasadına kadar pek çok deneyimim oldu. Bu sürede çok değerli insanlarla tanıştım. Yalnız yolculuk yapmanın güzelliğini gördüm, pek çok hikaye biriktirdim. Yerel insanlarla iletişim kurmak için yalnız yolculuk yapmanın çok değerli olduğuna inanıyorum. Aracım yoktu, yalnızdım ama fazla da zorlanmadım. Yol melekleri koruyordu ama Tatuta’nın da hakkını yemeyeyim.

 

 

 

Üç ay bittikten sonra İstanbul’a geldim, ekolojik yaşam yarı zamanlı bir işte  çalışmaya başladım ancak kendi kendime  ‘İstanbul’da yaşamak  istemiyorum’ diye çok tekrar etmiş olmalıyım, o iş devam etmedi  ve yine yollara düştüm. Bir sürü köy, bir sürü topluluk, bir sürü çiftlik.  İki buçuk yıllık bir yolculuk bu, başka bir yazının konusu olsun. Şunu belirteyim ki, kararlılıkla çıktığım ilk üç ay benim için başkadır. O dönemde yeni bir hayatın kapısından adım attığım için, neredeyse karşılaştığım her insan, duyduğum her öykü bana ışık oldu.

Tatuta sistemine geri dönecek olursak; bu çiftliklerde gönüllü olduğum süre içinde;

-Ekolojik yaşam üzerinde farkındalığım arttı. Üretim ve tüketim dengelerini sorguladım. Daha az tüketmeye özen gösterdim. Şehir hayatı ile köy hayatı birbirinden farklı olduğu için ihtiyaçlarım da farklılık gösteriyordu. Örneğin, kıyafet alma ihtiyacım yoktu. Üç ay boyunca atmış litre sırt çantası ile çok az tüketerek yaşama denemelerim oldu.

-Yerel tohumlarla tanıştım. Atalık tohum, hibrit tohum ve GDO ne demektir bunlar üzerinde  kafa yordum ve şehirlerde tükettiğimiz gıdanın doğallığını sorgulamaya başladım.

-Şehirden köye göçen ailelerle tanıştım. Nasıl bir üretim modelleri olduğunu, kendilerine nasıl bir yaşam oluşturduklarını gözlemledim, deneyimlerinden faydalandım.

-Kuşaklardır köyde yaşayan ailelerle tanıştım ve üretim biçimlerini gözlemledim.

-Hayvanlarla, bitkilerle ve ağaçlarla iletişimim daha da güçlendi. Bu, sanki sağ yerine sol elle yazmak gibi bir duygu. Beynimin başka bir tarafının çalıştığını hissediyorum.

-Doğa ile uyumlu yaşam biçimlerini (toprak yapılar, kompost yapma, topluluk oluşturma) gözlemleme şansım oldu.Özetle söylemek gerekirse, Tatuta yola çıkmak için güzel bir sistem. Benim kendi yolculuğumda yani hayatımda yaptığım büyük değişiklikte önemli öğelerden biridir.   Eğer içinizde bilmek, anlamak, görmek  bir taraf  varsa yola çıkın çok beklemeden . Zamanına siz karar verirsiniz, ne kadar süreceğine, ister üç ay, ister üç yıl.Şundan eminim ki, benim gibi doğal yaşamı keşfetmek isteyenler için şimdi eskiye oranla gidilecek daha fazla kapı ve  destekleyen çok fazla oluşum var. Ne mutlu!

Haziran 2016

Köy Okulunda Öğretmen Olmak

Tam üç haftadır benim için eşsiz manzaralara sahip olan; nar, mandalina ve zeytin ağaçlarıyla dolu bir köyde öğretmenlik yapıyorum.  Sosyal medyada yeni açılacak anaokulu sınıfına öğretmen arandığına yönelik çağrıyı gördüm, başvurdum ve başvurum kabul edildi. Birdenbire ‘ Köyde yaşamak istiyorum’ ve ‘ Çocuklarla çalışmak istiyorum.’ dileklerim gerçek oldu. Yolun çok başında olduğumu biliyorum, okul daha yeni kuruluyor ve her şey yeni başlıyor.

Burası bir dağ köyü. İlkokul bir süre kapalı kalmış ve öğrenciler o sırada eğitim için taşımalı sistemle yakın ilçeye gönderilmiş. Neyse ki, köyün okulu restore edilerek tekrar faaliyete geçmiş ve öğrenciler yol eziyetinden kurtulmuş. Şimdi ilkokul sınıfının yan tarafına anaokulu açıldı.  İlk gittiğimde sınıfta sadece iki halı, birkaç oyuncak ve minderler vardı. Üç hafta içinde ilçeden bir okul tarafından kullanılmayan masa ve dolaplar gönderildi, mahalleden kitaplar ve oyuncaklar geldi, İstanbul’dan arkadaşlarım oyuncak ve kırtasiye malzemesi gönderdi. Perşembe günü  İrem bize dolap ve çadır getirdi. Böylece temel eksikler giderilmiş oldu. Burası bir dayanışma okulu, eksiklerin gün be gün tamamlanıyor oluşunu görmek keyif verici.

Anaokulu  öğretmeni olduğum için heyecanlıyım. Çocukların farklı bir enerjisi var. Bakış açıları farklı, duru. Bazen komik. Bazen zor. Bir tanesi bitkilere çok meraklı, çoğu bitkinin ismini biliyor, beni bahçelerine gramantin yemeye davet etti, önce anlamadım ne demek istediğini meğer gramantin o bölgede yetişen bir mandalina türüymüş. Bir diğer öğrencime kurul tarafından gelişimsel bozukluk teşhisi konulmuş.  Okul ona iyi geliyor. Bazen kriz dönemleri oluyor ancak yaşıtlarıyla birlikte sosyalleştiğini, oyun kurduğunu gözlemliyorum. Başka bir öğrencimde hikaye anlatıcısı olma potansiyeli var. ‘Biz geçen gün….’ diye söze başlıyor. Hepsi ayrı bir dünya. Gelişiyoruz ve büyüyoruz. Tenefüslerde bahçede zeytin ağacının yamacında hazine arıyoruz. Bir ara öğrencime elimdeki zeytini göstererek : ‘Bu hazineden sayılır mı? Dedim de eliyle okulun bahçesini göstererek : ‘Burada her şey hazine’ dedi. Elbette öyleydi. Bu ağaçlar, bu toprak, bu kuşlar, bizim için bir hazine. Bu çocuklar çok şanslı. Anneleriyle zeytine gidiyorlar, babalarından tekne sürmeyi öğreniyorlar, televizyon yerine karşıdaki yamaçları seyrediyorlar.

Peki bende olanlar nedir? Köyde yeni bir ev kurmanın telaşı var. Benim ev karşıdaki heybetli tepelere bakıyor. Sabahları onlara bakarak meditasyon yapıyorum. Bu aralar odun zamanı. Orman izni verildi ve köylü kendi odununu taşıyor. Benim de soğukta kalmamak için odun ayarlamam lazım. Bir de zeytin telaşı. Bu kadar zeytinin içindeyken marketten almak olmaz. Bir gün köylülerle gidip zeytin toplayıp sonra da kendi zeytinimi kendim kurma hayalim var. Köydekiler çok yardımsever. Bizim köyde market yok mesela, ekmeksiz kaldım bir sabah, beni kahvaltıya davet ettiler. Evlerinin önünden geçerken öğretmen olduğumu duyunca : ‘Buyur gel, oturalım.’ diyorlar. Aracım olmadığı için biraz zorlanıyorum , köyün meydanı toplu taşıma araçlarına kırk dakika yürüme mesafesinde. Ama şükür ki çoğu zaman bir motosiklet ya da araba  bulabiliyorum merkeze giden.

Köy hayatı güzel. Akşam eve giderken dönüş yolum tezek kokuyor. Yıldızları daha net görebiliyorum. Bizim okul da sürekli sürprizlerle dolu. Bu hafta Emine ve Ayşe okulumuzun duvarlarına Miyazaki’den ‘Komşum Totoro’yu çizdiler. Bizim miniklerin şaşkınlığı ve sevinci görülmeye değerdi.

Yazımı bitirmeden önce adapte sürecimde bana manevi destek veren arkadaşlarıma çok teşekkür etmek istiyorum. Yeni okul, yeni köy, yeni hayat derken bazı durumlarda panik alanıma çekilmiş olabilirim. Desteklerden sonra esneme alanıma, daha sonra da konfor alanına geçtim.

Öğrencilerimle birlikte dolu dolu üç haftayı bitirdik. Okulun sistemine, kurallara, birlikte yaşamaya alışıyoruz.

Çam Balı

12901475_10156698631090023_1495429585548794668_o
Yaprak bitinin özsuyu, arılar tarafından alınmayı bekliyor.

Çam balı nasıl oluşur bilir misiniz?
Arılar, çamın gövdesinde bulunan özsuyunu toplar.
Özsuyu, bir yaprak bitinin salgısından elde edilen bir sıvıdır. Yaprak biti ağacın kabuğunu deler, içindeki özlü kısmı yer ve şeker salgılar. Bu şeker yaprak bitlerinin vücudundan bala benzeyen damlalar gibi çıkar ve bunlara özsuyu denir. Arılar özsuyunu çiçeklerin nektarını aldıkları gibi alır ve bala dönüştürürler.
Başlangıçta özsuyunun yüzde ellisi sıvıdır ama bu haliyle kalırsa köpürür ve ekşir. Arılar kovanda muazzam bir çalışma ile bu oranı yüzde on yedilere indirirler ve öz suyu çam balı haline gelir.

Daha fazla bilgi için: Debra Roberts ile Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

*Fotoğraf: Kızlan Köyü- Datça

Armağanlarım ve Ben

GiftivalHeader

Bu yazının büyük bir kısmı otobüste yazıldı. Yolculuğum boyunca birkaç kez yol paylaşım sitelerini, birkaç kez de otostop kullansam da , şu anda ‘konfor’ alanımın içinde otobüsteyim. Otostop zaten kalabalık olunca güzel. Geçen ay arkadaşlarımla ilk defa bir tır otostopu yapmıştım . Bizimle yolunu paylaşan tırcı Ramazan Abi hem hoş sohbet hem de eli açıktı, yol molasında bize yemek ısmarladı durdu. Ne armağan ama! Bir de hani derler ya, ‘Allah fukara kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir , sonra da buldurur’ diye. Geçen ay otostop yaptığım bir arabada lap topumu unutup, sonra aynı gün içinde buldum. Bu yazıda yol esnasında bana gelen armağanlardan bahsetmek istiyorum.

Devam

Çoban

 

1Zamanın birinde, hem içimizdeki hem de dışımızdaki bir zamanda, yüksek kayalıklarda keçileriyle birlikte bir çoban yaşarmış. Kayalar oldukça sarpmış, kararlılıkla tırmanırsanız buluta bile ulaşabilirmişsiniz. Bir tarafta deniz, bir tarafta yüksek tepeler , bir tarafta keçiler günler böyle geçip gidermiş. Günlerden bir gün çobanın yanına ziyaretçiler gelmiş…

O ziyaretçilerden biri benim. ‘Bakın şu tepede yaşayan bir çoban varmış’ sözünü duyduktan itibaren tepeye erişmek için güçlü bir istek duydum. Üniversite zamanlarımda ‘Çok yüksek , çok zor’ diye kayalardan kaçardım da şimdi ne oldu bilmiyorum. İnzivada olmaya mı, çobanlığın büyüsüne mi, keçilerin güzelliğine mi, neye kapıldıysam artık, başladım tırmanmaya. Hem çok zor, hem de çok kolay bir tırmanıştan sonra, çobanın yanına varabildik.

 

 

2

Çoban Özgür- ya da Özgür Çoban- uzun yıllar turizm sektöründe çalıştıktan sonra, sigortası ödenmediği için işi bırakarak çobanlığa başlamış. 150 keçiye bakarmış, hepsi kendisine ait değil. Geçimini dağlardan kekik ve adaçayı toplayarak sağlarmış.

‘Bu işler zor, göründüğü gibi kolay değil’ diyor. ‘Yüz genci topla, onu durmaz burada. Sen bu tepeyi on adımda çıkarsın, ben üç adımda çıkıp keçileri kıstırıveririm, toplarım. Bu keçilerin kimisi yüksek tepeye gidiyor, kimisi kaya altlarına.
-‘Satıyor musun peki keçileri?’ diye soruyoruz.
Yüzü hüzünleniyor, belli ki satmak zorunda kalmış.
-‘ Motosiklet lazımdı . Ondan bundan para isteyeceğime, adaçayından kazandıklarım yetmedi, dört tane oğlak satıverdim.’
Özgür Abi, oldukça hoşsohbet. Açıkçası yanına giderken biraz korkmuştum, ya bize ‘ Burada ne işiniz var?’, derse diye . Hiç düşündüğüm gibi değil.
Keçiler ne zaman doğurur, nasıl gelişir, detaylarıyla anlatıyor bize.

4

-‘Yaz oğlağı kısa boylu olur, büyümez. Tekenin güzel olması lazım. Yirmi kiloluk tekenin oğlağı çıkar bir kilo, kırk kiloluk tekenin oğlağı çıkar iki kilo’

Hayvanların korunduğu çatı kısmına geçiyoruz sonra. Bu bölge iki ay şiddetli yağmur alırmış ve daha sağlam bir barınak gerekiyormuş şimdi. Nasıl özenle anlatıyor, bir yandan ağılı temizlerken bir yandan da çatıyı yapacağı malzemeleri söylüyor.

Mağarada değilmiş sürekli, akşamları motoru ile evine gidiyormuş. ‘-Evde de iki keçim var benim onlara bakıyorum. Hassaslar biraz , ot kırpıyorum onlara, besleyiveriyorum….Ben kırk iki yaşındayım, emekli olunca çobanlığı bırakacağım’

DSC_0527

 

-‘Peki abi, sonra ne yapacaksın?’ diyorum. Öyle ait geliyor ki bana, o tepelere, gökyüzüne. Hep o fotoğrafın bir parçası gibi…

-‘Sonra’ diyor…  ‘Sonra hayat devam ediyor, soluk çıkana kadar.’

 

Kalbimin Tam Orta Yerinde

orhanlı

Bu aralar yolculuklarımı anlatmaya meylim var. Yazı yazmanın yanı sıra  buluşmaya, konuşmaya , tanışmaya.  İstanbul’da Eylül ayında düzenlediğimiz ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ etkinliğinden sonra, Ekim ayının sonunda  İzmir’de ‘Yolların Gücü Adına’ yı gerçekleştirdik. Bu buluşmalar nereden gelip nereye gittiğimi bana gösteren bir ayna oluyor. Önce ‘Sen bir gezginsin’ diyorum kendime, ‘Anlat yolları , şahinleri ,dağları! Saman evde yaşamanın keyfinden bahset,  kovandaki arıların çalışkanlığından, hüzünlü eşekleri güldürme çalışmalarından, kendi hayatında yaptığın devrimden,  ekmek, sabun ,peynir denemelerinden , ateş yakmayı öğrenince çocuklar gibi şen olmandan .’ Ah ne çok şey var anlatacak! Çobanlık denemelerimden mi bahsetsem, hıdrellezde çiğ taneleri peşinde , yoğurt mayalama çabamızdan mı? Peki, esas soru şu : Bütün bunların yanında tam kalbimin orta yerinde ne oluyor?

Bir süredir neden yazdığımı ve neden paylaştığımı , anlattığımı soruyorum kendime. Köyde, daha önce hiç alışık olmadığım bir yaşam üzerine malumat verme, yola çıkma üzerine cesaret belki. Peki sadece bu mu? Yazdıklarım sadece gezi yazısı mı? Ben  bunları düşünürken , dün akşam cevap geldi. Söz, bloğumda yazdığım gezginlik hikayelerimden başka bir yere gitti. İyi ki gitti. Ben istedim bunu. Söz, para kazanamadığı için köylerini bırakıp şehre yerleşmek zorunda gençlere, terk edilen köylere, toprağa yabancılaşmamıza, hayvanlarla bağımızın nasıl koparıldığına gitti.  Sahi, köylerdeki  sandığında  tohumları saklayan Ayşe Teyze’ye ulaşabilir miyiz? azize sunumGDO’suz, hibrit olmayan tohumları bulmanın yolu ne? Endüstriyel üretim yapmayan, ilaç kullanmayan dürüst üreticiye nasıl ulaşırız peki? Endüstriyel hayvancılığın önüne geçilebilir mi? Dışarıdan Holstein inekler ithal etmek yerine yerli  ırkı teşvik etmek mümkün değil mi? Tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştiririz? Sütü marketten almak yerine, meralarda ineklerini otlatan Celal Amca’dan alsak ya? Ayrıca topluluk destekli tarım gruplarını, gıda topluluklarını konuştuk, doğal gıdaya ulaşmak için hangi ağların kurulabileceğinden, şehirde nelerin yapılabileceğinden.  Tohum takas ağlarından ,kent bahçeciliği projelerinden, sivil toplulukların şehirde verdikleri eğitimlerden bahsettik.

Şimdi iyi hissediyorum. Azize Kafe’de  yaklaşık otuz  kişilik bir grupla bütün bunları konuşabildiğimiz , konuşmaya alan bulabildiğimiz, neler yapabileceğine dair düşündüğümüz için. Doğanın sezgisel bilgisine ulaşmaya çalışırken, üretim süreçlerini de sorguladığımız bir alan bu. Bir bütünün içinde hissediyorum. Hayat devam ediyor, yol devam ediyor, her şey iyiye doğru dönüşüyor. Çok mu iyimserim ? Sanmam. İzmirdeki meleklerime şükran, hem yol meleklerime, hem yerleşik olanlara. Bu buluşmada bize kapılarını açan Azize Kafe’ye, dinlemeye gelenlere,  tanıdıklarıma ve henüz tanışmadıklarıma şükran.

*Fotoğraf, Seferihisar Orhanlı Köyü’nden