Köyde Hayat

ben

Rekorumu kırdım pasta isterim! Bir köyde yer değiştirmeden bir aydır yaşıyorum. Hani hep giderdim de bir hafta – on beş gün kalır yer değiştirirdim. Bir toprak üzerinde bir aydan fazla kalınca, toprak bana ben de toprağa alıştım zannımca.
Köyde hayat güzel. Burası Kadıköy, bir dağ köyü. Kışın beş, yazın on hane oluyormuş. Eskiden atmış hane kadarmış ama iş için gençler ilçeye çalışmaya gitmiş. Köy şimdi yaşlılardan oluşuyor. Dağ köyleri sahildekilere benzemezmiş, gidince anladım. Burada an geliyor bulut ile aynı hizada oluyoruz , an geliyor güneş oluyor, an geliyor yağmur. Dağ köyleri böyle olurmuş. Sekiz yüz rakımda aşağısı sıcakken burada bir deli esinti. Buraya geldiğimden beri fasulye, maydanoz, semizotu, domates ektim. Bahçe işlerinin yanı sıra ev işleri de var. Ev işleri derken, çamaşır bulaşık değil kastım. Şöyle toprağı bir güzel eleyip, içine saman katmak, kum katmak, bahçedeki küvette bir güzel şerbet yapmak, evin duvarları sıvamak mesela. E bizim ev topraktan tabii . Topraktan ve samandan. Geçen gün köyde yeni yapacağımız tuvalet ve banyo için saman ararken şöyle bir diyalog yaşandı:
-‘Biz saman arıyoruz, iyi saman nerden bulabiliriz?’ deyince
-‘Hayvanlar onu sevmez, bundan alın’ diyen amcaya
-‘Hayvan için değil, ev yapmak için arıyoruz’
-‘……..’
Köyde hayat, gerçekten başka. Burada aklım başka türlü çalışıyor mesela. Şehirdeki gibi her şey elimin altında değil. Bir köyde yaşayınca, çalışma saatleri bitince mesai bitmiyor.
Yıkanmak için soba nasıl yakılır, yemek pratik olarak nasıl yapılır, bulaşıklar kül suyuyla mı arap sabunu ile mi yıkamalı? soruları kafamda dolanıp duruyor. Bir köyden diğerine kuzine getirdik.Kül suyu çıkardık, yarın deneyeceğiz. Teresa bize evde diş macunu yapmayı gösterdi ve kullanıyoruz. Ektiğimiz sebzelerin yapraklarını zararlı böceklere karşı korumak için doğal ilaç hazırladım, bence işe yarıyor. Kompost hazırlıyoruz mesela, belirli aralıklarla döndürüyoruz, birkaç güne hazır olacak ve ektiğimiz alanlarda kullanabileceğiz. Kuş sesi ile uyanıyoruz, kuş günün her saati bize eşlik ediyor- sabah altıdaki kuş başka, gece üçteki kuş başka. Gece kuşu bir ötüyor ki, sanırsınız elektronik müzik  Burada bir köyden bir köye gitmek için yarım saat yürüyoruz, gündüz bulut , gece yıldız manzarası eşliğinde. Dolunay buradan başka türlü bakıyor bize. Bırakmak istediklerimiz, dolunayın önünden süzülen bulutlarla uzaklaşıyorlar.
Yerleşik olmak, gezgin olmaktan farklı. Her gün aynı manzaraya uyanıyorum , ama ne manzara! Hiç aynı değil ki! Bazen sis bulutunun ortasında, bazen günlük güneşlik! Bazen arkadaşlar arasında, bazen yapayalnız. Toprağa bakıyorum , toprak değişiyor, günden güne fark ettiğim ve fark etmediğim şekilde farklılaşıyor. Bitkiler değişiyor, ektiğim fasulyeler büyüyor, iki gün önce ektiğimiz semizotları yeşeriyor, enginarlar açıyor, pek mutlu oluyorum. Sonra bizim evin önünden sürüsüyle geçen çoban geliyor yanımıza sigara istemek için. Bu köyde arıcılık yapan yok, arıları özledim . Diğer köydeki Mustafa Amca’nın yanına gitmeliyim, onları görmek için. Mustafa Amca, kendisine şifa olsun diye arıcılığa başlamış ve o günden beri arılardan kopamamış. Onunla ilk arılara baktığımız günü hatırlıyorum. Bana çerçeveyi uzatmıştı, ‘Şunu bir tut!’ diye. O an bir anne olduğumu ve elimde binlerce bebek tuttuğumu hissetmiştim.
Bütün bunlara ek olarak, telefonum bozuldu. Bu bana bir mesaj olabilir mi? ‘Doğanın içinde instegrama, facebooka ,watsap a ihtiyaç yok ışıl, bak sadece’ Yazımı burada tanıştığım Teresa’nın Türkçe yazdığı şiir ile bitiriyorum. Burada olup şair olmamak biraz zor:
Bugün mavidir dağlar
Aşağıda vadide beyaz pamuk gibi bulutlar var
Süzülen uçan dağ, koyunlar gibi.

İyi ki varız!

küçük masa dokuz kişi

Bursa’dan Fethiye’ye arkadaşlarımın evlerini de sayarsam bir ayda dokuz kapı dolaştım , bir dolu şehir bir dolu yüz…Yol o kadar hızlı aktı ki çok fazla yazı yazamadım. ‘Işıl, sen de o zaman hissiyatını yaz.’ dedim kendime ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Çandırdayım. Buraya ilk defa ocak ayında gelmiş ve Çandır’ın güzelliklerini anlatan bir yazı yazmıştım.

Bu yeni yazımda, geldiğim ilk gün Emre ve Burcu ile tohum ekmemizi sonra da sürekli filizlendi mi diye kontrol etmemizi, kompost çevirmemizi, köyün neşe ile öten kuşlarını, kendi kendilerine dolaşıp kendilerini güden koyunlarını, arıların vızıltısını, Begüm’ün arkadaşları geldiğinde güneşin altında şarkılar söylememizi, kahvaltı sofralarının bereketini ve neşesini anlatmak isterdim, ama aslında söylemek istediğim başka bir şey var.

Çandır bir topluluk evi. Begüm, Burcu, Emre ve Bülent’ten oluşan. Bana kalırsa aynı zamanda şifa evi. Aslında yukarıdaki paragrafta saydığım durumlar, oranın biraz yorgun bir gezgin olan bendeniz için şifa evi olmasına yeter ama asıl bana iyi gelen şey şu: Ilgınlar geldi!

Ilgınla ilk kez İstanbul’da ‘Barış Köyü’ toplantısında tanışmıştık , çiftliklere gitmek istiyorduk da, kafamız karışıktı biraz, nerden başlamalı nasıl yapmalı bilmiyorduk.Sonra ben yollara düştüm, o Serhat’la yollara düştü. Fiziksel olarak yakın olmasak da manevi yakın hissediyordum ve onlar benim uzaktaki yol arkadaşlarımdı. Ilgın’ı hiç görmedim bir daha, uzaktan haberleşiyorduk. Çanakkale’ye yerleşmişler ve orada ‘Tohumdan Sofraya’ projesini uygulamaya koyulmuşlardı. Derken….’Huuu komşu diyerek Çandır’ın kapısını çalıverdiler hem de bir karavanla 🙂

Meğerse Ilgınların müşterileri olan bir çift, Dilara ve Vahap onları ziyaret etmiş ve onlar da peşlerine takılıp yola düşmüşler, ne iyi de etmişler! Ben de sanki çoook eski  arkadaşlarımı görmüş kadar sevindim. İzmir üzerinden gelince onlar, Mehmetlerin enfes şarabından, Ummanın lezzetli enginarlarından da payımızı aldık. Onlara sevgilerimi ve şükranlarımı gönderiyorum. Karavan grubuyla, Emre’nin yeni tanıştığım tatlı arkadaşları Aylin ve Mustafa’yla pek de şenlikli olduk.

Bildiğiniz üzere, gezginlik hayatımda kah Tatuta çiftlik ağlarıyla, kah direkt üreticileri bularak bir süre köy evlerinde yaşayarak, kah spontane olarak, ‘Acaba orada ne varmış?’ diyerek bayağı bir dolaştım.   Fiziksel yorgunluk bir yana bazı yerlerde manevi olarak yoruldum. Hatta fiziki yorgunluk mühim değil, dinlenince geçiyor ama  olumsuz durumların üzerimde daha büyük  etkisi olduğunu gördüm. Fark ediyorum ki, benim bu akşamki gibi  varlığından güç alacağım topluluklara ihtiyacım var. Anlatabileceğim, paylaşabileceğim, deneyimlerimi aktarabileceğim, deneyimlerini dinleyeceğim, beni yargılamadan kabul eden ve topluluğa inanan…İşte Ilgınlar geldiğinde tam da bunu hissettim. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini… Bir söz okumuştum: ‘Yalnız kurdun  zamanı geçti, birlik olma zamanı’ diyordu. Hissediyorum ki, tanıdığım ve henüz tanışmadım topluluk bilincine sahip pek çok insan var. Dilerim tanışalım, dilerim beraber ağlar kuralım, üretelim hatta takas yapalım ,ara da bir içimize de bakalım, ruhumuz ne istiyor bilelim, mekanikleşmeyelim ya da entellektüel aklın  egosuyla bunalmayalım.

Çandır’da düşündüklerim işte bunlar. Orası bir kapı, topluluk yaşamını deneyimleyen, yaşadıklarını paylaşan bir grup. İyi ki varlar, iyi ki benim gibi  misafirleri  kabul ediyorlar  ve yaşamlarına ben de dahil oluyorum, gözlemliyorum. O çatı altında aynı hissiyatı taşıdığım arkadaşlarla bir araya gelebiliyorum.Yaşamın güzelliklere doğru evrildiğini  bilmenin tadı ise  bambaşka…

Flora'da Ekşi Mayalı Ekmek

Chuang Tzu, düşünde kendisinin bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa kendini insan olarak gören bir kelebek mi olduğunu bilemedi.
Flora’dan , Ayşe ve Selahattin’in yanından döneli bir ayı geçti ve ben hala Flora yazısı yazamadım. Aslında bu yazı da hala bir Flora yazısı değil. Bu bir ekmek yazısı. Baş kahramanımız ekmek ve ekşi maya tabii . Akdeniz’in mavi tonlarından geçtim,ormana giden yola saptım, dereler aştım, ağaçların içinden geçtim veeee ahşap eve ulaştım.
Burası Flora Akdeniz Bahçesi, ormanın içinde muhteşem doğası olan bir yer. Yanıbaşımızda Tahtalı (Olimpos ) Dağı, bahçede hava soğuk olmasına rağmen pek de üşür gibi görünmeyen karatavuk kuşları, bana ilham veren kitapların olduğu güzel kütüphane, Ayşe ve Selahattin ‘in sıcacık sohbetleri…Aslında burası tam bir dinlenme , arınma yeri. Bir yolcu başka ne ister?Bahar gitmeye niyetlenmiştim, kışa nasip oldu, Ayşe’nin Flora’dan ayrılıp yolculuğa çıkmayı planladıkları yazıyı görünce duramadım(*)

 ‘Duruuun ‘dedim içimden, onları görmeyi ve aslında Flora’da onları görmeyi çok istemiştim ve baharı beklemedim ne olur ne olmaz 🙂

Oradayken öğrendiğim en güzel tariflerden biri, ekşi mayalı ekmek. Ayşe Dirikman’a güzel tarifi için teşekkürlerimi gönderiyorum.Yarı göçebe olduğum için her zaman ekmek yapmaya fırsatım olmuyor ama bu sefer fark ettim ki ekmek yapmanın manevi bir hazzı var ; ekmeği yapanın  sırtı yere gelmez, hayatta kalabilecek donanıma sahiptir, ekmek temeldir, onu yapan kişi ihtiyacı olan diğer gıdaları  edinebilir gibi bir hisse kapıldım. :)Aslında yediğimiz gıdanın nereden geldiğini sorguladığımız, doğal gıdaya ulaşamamaktan yakındığımız bugünlerde,  evde ekmek yapmaya ne dersiniz? Ben Flora’da öğrendiğim Ayşe’nin tarifini   evimde denedim ve üretebiliyor olmaktan çok keyif aldım .

Su ile kabaran tanecikler

Gelelim yapımına:
Ekşi Maya İçin:
1 Çay bardağı un
1 Çay bardağı ılık su
1 Tatlı kaşığı pekmez
Hepsini karıştırıp, üzerine bez örtüp ılık bir yerde bekletiyoruz. Bir tam gün sonra yine aynı işlemi yapıyoruz, bu işleme karışım köpürene ve ekşi kokana kadar devam ediyoruz. Köpürürse ve ekşi kokarsa mayamız hazır.
Ekmek İçin:
5 kupa tam buğday unu
1 litre su( yaklaşık)
1 tatlı kaşığı tuz
İsteğe göre çeşitli malzemeler (kişniş, keten tohumu vb…)
ekmek2
Yapılışı:
Önce, kabımızın içine unları eleyerek aktarıyoruz, ortayı iyice çukur yaparak ekşi mayamızı içine döküyoruz ve saat yönünde karıştırmaya başlıyoruz.Üzerine yavaş yavaş su ekliyoruz, böylece tanecikleri su ile şişirmiş oluyoruz. İyice yoğuruyoruz, sonra düzleyip şekil verip bez ile örtüyoruz,hatta sarıp sarmalıyoruz, baharda ya da yazda dört saat bekletiyoruz ama kışın havalar soğuk olduğu için 5 saat bekletilmesi daha iyi.
Beklettikten sonra, tepsiye biraz zeytinyağı koyuyoruz, hamura bir kaç kez yumruk atıyoruz, elimizi ıslatıyoruz ve hamuru toparlıyoruz. Biraz daha yoğuruyoruz, sonra içinden bir parça alıp ‘mayanın mayası ‘ olarak önceden hazırladığımız unlu bir kaba koyuyoruz.
(Unla dolu küçük bir kasenin içini çukurlaştırarak mayayı içine gömebiliriz.Bu şekilde bir süre buzdolabında muhafaza edilebiliyormuş. Böylece tekrar ekmek yapmak istediğimizde buzdolabından çıkarıp ufalayarak , bir tatlı kaşığı pekmez ve suyla karıştırıp, bir gün bekletirsek ekşi mayamız hazır oluyor, tabii köpürmesi de önemli )
Sonra hamuru tepsiye döküp yuvarlak şekil vererek kuzineye koyuyoruz. Ilık olan kuzinede  ortam ısısına göre 20 ile 40 dk arası kabarıyor ve daha sonra pişmesi  bir buçuk saat sürüyor.Tabii gözümüz üzerinde olacak. Ayşe ‘bebek o ‘ demişti, sürekli ilgileneceksin 🙂 Elektirikli fırında ise önceden ısıtılmış fırında , 200 derecede yaklaşık yarım saat.
Afiyet olsun!
ekmek3
(*)Ayşenin Yazısı:
http://www.hthayat.com/yazarlar/ayse-dirikman/1026746-ormanin-cagrisi

İlk Atölyem- Canım Atölyem

ışılx ‘Arılar, Zeytin Ağaçları ve İnekler üzerine’ bir atölye… YAŞÖM’den Sam bir gün bana dedi ki :
‘Işıl, çiftlik ziyaretlerini, deneyimlerini paylaştığın bir atölye yapsan ne güzel olur.’
İşte böyle başladı atölye fikri. Bir kaç gün sonra duyurusunu yaptık ve beni de tatlı bir telaş aldı. Düşündüm ki, benim yapacağım atölye günümüzde yapılan popüler atölyelerden farklı. Bir ‘hikaye anlatma atölyesi ‘ değil, ‘el işi atölyesi ‘ değil, ‘permakültür atölyesi ‘ değil…Bir garip gezginim. Gelmek isteyen olur muydu acaba?Hemen albümlerimi karıştırdım, fotoğrafları düzenledim, yolculukları sanki yeniden yaşamış gibi oldum.
atölye sonunda Atölyeye gelince… 15 kişiden oluşan ne tatlı bir topluluktu! Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Öğretmenliği özlemiş olabilirim, anlattıkça anlattım . Ekim 2013 ‘ten günümüze kadar ekolojik çiftliklerde ve gençlik kamplarında yaptığım çalışmaları. Gönüllülük yaptığım on farklı yerleşkeden bahsettim. Başrolde bazen arılar, bazen bir şahin vardı. Ama her zaman zeytin ağacı… ‘Yolculuk başlasın’ diye kulağıma fısıldayan zeytin ağacı hemen hemen her gittiğim yerde karşıma çıkmıştı.bak Ben anlattım, sonra sorular geldi. Bazı katılımcılar kendi deneyimlerini paylaştı. Atölyeden sonra hissettim ki ‘Her şey paylaştıkça güzel ‘ . Blogumda yazıyorum ama anlatmanın farklı bir tadı varmış. Ne mutlu ki atölyeye ilgi gösterenler fazlaydı, hatta alan sınırlı olduğu için katılmak isteyen herkesi kabul edememişler. Gönül ister ki, bir dahaki sefere kişi sınırlaması olmadan hep beraber sohbet edelim, paylaşalım. Bu güzel atölye için YAŞÖM’e ve katılımcılara çok teşekkür ederim.
Yeni, birbirinden güzel hikayelerimiz olsun 🙂

Çandır'ın Güzelliği

Çandır'ın Güzelliği

Kaunos'tan Evvel zaman içinde, bir nehrin ötesinde çoğu kişinin bilmediği, içinde güzel kalpli insanların yaşadığı bir köy varmış. Bu köyü herkes bilmezmiş , köy de zaten herkese kendini göstermezmiş. Şehre gelen turistler, Dalyan’ı kral mezarlarını, antik kent Kaunos’u ziyaret edip dönerlermiş. Oysa az ilerde, bir kaç adım ötede ineklerin özgürce dolaştığı, kuzuların analarından ayrılmadığı , mandalina ağaçlarıyla dolu bir köy varmış. Üstelik bu köy benim gibi yolcuları severmiş, soluklandırırmış , güzel manzarasından sunarmış. Rüzgar keyifli olduğu zamanlarda gölün üzerinde tatlı tatlı eser, uğultusuyla şarkı söylermiş. Ama dediğim gibi, bu köyü herkes göremezmiş.

 

Ben gördüm! Dalyan’dan sandalla karşı kıyıya geçtim önce, sonra yürümeye başladım, yol boyunca arı kovanları, mandalina ağaçları, ağaca çıkmış tavuklar, tepelerde zıplayan keçiler vardı. Bir müddet yürüdükten sonra , köy ışıkları göründü, camiyi geçtim, okulu geçtim ve sıcak bir yuvaya vardım. Bahsedeceğim yer , Begüm, Emre, Burcu ve Bülent’in oluşturduğu bir topluluk. Begüm’ü, Emre’yi ve Burcu’yu şehirden tanıyordum ama hiç yerleştikleri köye gitmemiştim, merak ediyordum açıkçası, Çandır’da hayatın nasıl olduğunu.
DSC_0086DSC_0065

Burası bir köy evi . Aslında yeni,modern bir ev, köy evi dediğime bakmayın. Begüm yıllarca Dalyan’da yaşadığı için köye yabancı değil , önce o taşınıyor eve. Sonra Bülent geliyor sonra da Burcu ve Emre…Emre de Burcu da göçebe yaşadıkları günlerden sonra Çandır’da yerleşik oluyorlar. Aslında bu evin en önemli özelliği topluluk olması. Kentten köye göç edenlerin çoğunluğunu çiftler oluşturuyor, gördüğüm kadarıyla.Ama onlar farklı, dört kişiden oluşan bir topluluk -ki topluluk olmanın yeni bir yere yerleşirken maddi ve manevi olarak kişiye destek olacağını düşünüyorum. Bu meseleye tekrar döneceğim de, önce köydeki bir günümden bahsedeyim:
Begümlerin hemen yanınlarında bir komşuları var, Güllü Abla. Bir gün Begümle Güllü Ablaların annesinin ve babasının oturdu köy içindeki evlere ziyarete gittik. Bizi kızları Sabriye Abla karşıladı. Orası tipik bir köy evi. Hayvancılık yapıyorlar ve narenciye işleri var. Sabriye Abla ile bahçelerinden mandalina topladık. Ağaçların güzelliği, meyvelerin kokusu, koyunların koşuşması ile soruverdim :
– ‘Sabriye Abla, sen hiç şehre gidiyor musun?
-‘Ben çobanım’ dedi. ‘Şu tepeye çıkıp koyunlara türkü söylemezsem rahat edemem.’

Osman Amca Mandalina toplama işi bittikten sonra Osman Amcaların yanına geçtik , Osman Amca iki hanımı ile birlikte oturuyor,-aşkta kıskançlık olmazmış-, bize şeker portakalı ikram ettiler -aynı portakal görünümünde ama çok müthiş bir tadı var- Bir de mani öğrendim:
Asker oldum işte gör
Hayalde gör düşte gör
Hiç bilmedin kıymatımı
Bir kötüye düşte gör

Havanın kararmasına yakın müsade istedik. Eve döndüğümüzde Güllü Abla endişeli idi,koyunlar ve kuzuları kaybolmuş. Kuzular önde , koyunlar arkada, ‘ bu ot güzel biraz bundan yiyelim, yok yok biraz da bu tarafa gidelim’ derken yolu bulamamışlar. Korkuyordu, ormanda kurt kapacak diye. Neyse ki, ertesi gün bulundular. Şaşırıyorum hayvanlar çoban olmadan özgür bir şekilde otlayıp akşam da eve dönüyor. İyi tarafı ; özgürler , kuzular annelerinin yanında, endüstriyel çiftliklerdeki gibi doğar doğmaz annelerinden ayrılmıyor. Kötü tarafı ise düzenli bir otlatma planı yok, oysa toprağın güçlenmesi için iyi bir plan yapılabilir.

Alaca Göl ve Kaunos Çandır Köyü, Muğla Tarım İl Müdürlüğü’nün imzaladığı bir protokolle resmi olarak organik köy olmuş. Köyde yaklaşık iki yüz hane var ve geçim kaynakları, tarım(özellikle narenciye), hayvancılık ve turizm. Kral Mezarları ve Kaunos Antik Kenti -gerçekten en güzel manzaralardan birine sahip- burada. Muhtarlık olarak Çandır’ın güzelliklerinin insanlara tanıtılması, ev pansiyonculuğunun geliştirilmesi gibi projeler yapılacakmış. Dilerim Çandır ‘da organik tarım adına gelişmeler kaydedilir , sadece turizm ön plana çıkmaz. Biliyoruz ki, turizm kötü kullanıldığı zaman çarpık yapılaşmayı da beraberinde getiriyor. Ayrıca köyün ferahı için çocuk ve gençlik çalışmalarının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Atölyeler düzenlense, masallar anlatılsa, tiyatro, resim… ne güzel olur.

Gelelim Çandır’da hayatın nasıl yürüdüğüne. Orası benim için ‘şenlikli yaşam’ alanıydı.Beraber yediğimiz yemeklerden, yaptığımız sohbetlere, göl kenarına inmekten pazar alışverişine kadar ‘şenlik’ li bir yaşam.Orada bulunduğum süre içinde, hava koşullarından dolayı toprakla çalışamadım ama durup ‘yavaşlama’ fırsatım oldu. Kendi armağanlarımı, bunları diğer insanlarla nasıl paylaşabileceğimi düşünme fırsatı. Peki bunu şehirde niye yapamıyorum? Çünkü şehirde çok fazla uyarıcı var. Bir sürü yapılacak şey. Dikkatimi dağıtan pek çok şey. Ama Çandır’da bir köy evinde yaşamın neresinde durduğumu anlamam daha mümkün. Ayrıca Begüm, Emre ve Burcu’nun da beni dengelediğini söylebilirim. Aceleye hacet yok. Sağlam ve güvenli bir duruş var. Öyle bir anda olduğumuza, yaşamın bu güzelliklerini görebildiğimize dair bir şükür var. Onlar dört kişilik bir topluluk-Bülent ile tanışamadım , İstanbul’daymış- Gözlemlediğim, herkesin işlerini ‘yavaşlayarak’ yaptığıydı.Bir de geçen gün Emre Çandır’da ekonomik meselelerin nasıl işlediğine dair bir yazı yazdı.(bakınız)

Hani diyorum, şehrin kaosunu çekmeye değer mi? Benim biraz daha yolum var ama ilerde böyle bir topluluk içinde yaşamak istediğimi biliyorum.Öhöm öhöm, masalın sonuna geldik. Gökten üç elma düşmüş, biri bu yolcuyu kabul eden canların başına, biri benim başıma, biri de ‘Şehri nasıl bırakacağız, kırsala göç etmek zor değil mi?’ diye soranlara…

Oyuna Devam !

Çandır köyünde, yeni doğan kuzu ve annesiBu bir ‘oyun’ yazısı. Aysu bana ilham verdi. ‘Yazın’ dedi, ‘Yazın, anlatın, bulalım birbirimizi!’
Peki. Başlıyorum. Beni tanıyanlar için ikinci baskı olabilir ama bu bölümü anlatmam gerek. Son bir yıldır gezginim. On yıllık çalışma hayatımı bıraktım, hayatımın  son bir yılı farklı çiftliklerde geçti. Başka bir dünyanın , farklı bir dünyanın mümkün olduğunu gördüm. Gerek bireysel mutluluğum, gerekse dünyayı kurtarma planlarım içinde yeni hayatımı seviyorum. Devam