Görebilir Misin İçimin Rengini?

Görünürlük üzerine bir buluşma ne zamandır içimde yankılanıyordu. ‘Çember’ ya da ‘council’ ya da ‘meclis’.Ankara Yaşam Çemberi‘nde ‘En son ne zaman görüldüğünü hissettin? sorusu beni bayağı sarsmıştı ve kendime sorup duruyordum. Bir kaç gün sonra  Güneybatı toplaşmamızda Fethiye’de- gezginim ya ben, koordinat değiştiriyorum sürekli- Nalan’a bir buluşma düzenleyelim dediğimde buluştuk , konuştuk ve şaşırarak gördüm ki Nalan’ın kendi sitesinde ilk yazdığı yazı görünürlük üzerineymiş .Karşılaşmamız bir tesadüf mü?

12773247_10153981832392445_1227617437_o
Çember, kalpten dinleme ve konuşma üzerine birbirimizin alanlarını gözeterek gerçekleştirdiğimiz bir buluşma.

 

Hazırlıklara başladık, çağrımızı yaptık ve çemberi gerçekleştirdik. Dün görünür olmak isteyen ne varsa su yüzüne çıktı, vakti gelmeyenler, biraz daha demlenmek için bekledi.

939396_10153981832602445_1745323268_o12842466_10153981832237445_518341055_o

İyi hissediyorum, içimdekileri duyan, beni yargılamadan dinleyen, göz göze diz dize oturduğum canlar var. Alanım ve zamanım var. Hele ki şu hızlı İstanbul’un içinde. Dilerim ki, bu bir başlangıç olsun. Bu yazı da fiziksel ya da manevi olarak yanımızda olanlara uçsun <3

*Fotoğraflar için Burcu Ceylan’a teşekkürler 

Anlatıcının Renkleri

şifa1

Geçtiğimiz hafta sonu Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı merkezi tarafından düzenlenen Jessica Wilson ile Masallarla Şifa eğitimine katıldım. Bendeniz anlatıcının yolunda ilerlemekle birlikte ne daha önce masal anlatıcılığı eğitimi almış ne de konu ile ilgili atölyelere katılmıştım. Zaman zaman kendi yolculuğumu zaman zaman ise duyduğum ve okuduğum masalları anlatmaya koyulmuştum. ‘Masallarla Şifa’ meselesi beni cezbetti, içimdeki gizli şifacı bu eğitime gitmek istedi ve Jessica ile masal yolculuğumuz başladı.

Devam

Armağanlarım ve Ben

GiftivalHeader

Bu yazının büyük bir kısmı otobüste yazıldı. Yolculuğum boyunca birkaç kez yol paylaşım sitelerini, birkaç kez de otostop kullansam da , şu anda ‘konfor’ alanımın içinde otobüsteyim. Otostop zaten kalabalık olunca güzel. Geçen ay arkadaşlarımla ilk defa bir tır otostopu yapmıştım . Bizimle yolunu paylaşan tırcı Ramazan Abi hem hoş sohbet hem de eli açıktı, yol molasında bize yemek ısmarladı durdu. Ne armağan ama! Bir de hani derler ya, ‘Allah fukara kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir , sonra da buldurur’ diye. Geçen ay otostop yaptığım bir arabada lap topumu unutup, sonra aynı gün içinde buldum. Bu yazıda yol esnasında bana gelen armağanlardan bahsetmek istiyorum.

Devam

Kalbimin Tam Orta Yerinde

orhanlı

Bu aralar yolculuklarımı anlatmaya meylim var. Yazı yazmanın yanı sıra  buluşmaya, konuşmaya , tanışmaya.  İstanbul’da Eylül ayında düzenlediğimiz ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ etkinliğinden sonra, Ekim ayının sonunda  İzmir’de ‘Yolların Gücü Adına’ yı gerçekleştirdik. Bu buluşmalar nereden gelip nereye gittiğimi bana gösteren bir ayna oluyor. Önce ‘Sen bir gezginsin’ diyorum kendime, ‘Anlat yolları , şahinleri ,dağları! Saman evde yaşamanın keyfinden bahset,  kovandaki arıların çalışkanlığından, hüzünlü eşekleri güldürme çalışmalarından, kendi hayatında yaptığın devrimden,  ekmek, sabun ,peynir denemelerinden , ateş yakmayı öğrenince çocuklar gibi şen olmandan .’ Ah ne çok şey var anlatacak! Çobanlık denemelerimden mi bahsetsem, hıdrellezde çiğ taneleri peşinde , yoğurt mayalama çabamızdan mı? Peki, esas soru şu : Bütün bunların yanında tam kalbimin orta yerinde ne oluyor?

Bir süredir neden yazdığımı ve neden paylaştığımı , anlattığımı soruyorum kendime. Köyde, daha önce hiç alışık olmadığım bir yaşam üzerine malumat verme, yola çıkma üzerine cesaret belki. Peki sadece bu mu? Yazdıklarım sadece gezi yazısı mı? Ben  bunları düşünürken , dün akşam cevap geldi. Söz, bloğumda yazdığım gezginlik hikayelerimden başka bir yere gitti. İyi ki gitti. Ben istedim bunu. Söz, para kazanamadığı için köylerini bırakıp şehre yerleşmek zorunda gençlere, terk edilen köylere, toprağa yabancılaşmamıza, hayvanlarla bağımızın nasıl koparıldığına gitti.  Sahi, köylerdeki  sandığında  tohumları saklayan Ayşe Teyze’ye ulaşabilir miyiz? azize sunumGDO’suz, hibrit olmayan tohumları bulmanın yolu ne? Endüstriyel üretim yapmayan, ilaç kullanmayan dürüst üreticiye nasıl ulaşırız peki? Endüstriyel hayvancılığın önüne geçilebilir mi? Dışarıdan Holstein inekler ithal etmek yerine yerli  ırkı teşvik etmek mümkün değil mi? Tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştiririz? Sütü marketten almak yerine, meralarda ineklerini otlatan Celal Amca’dan alsak ya? Ayrıca topluluk destekli tarım gruplarını, gıda topluluklarını konuştuk, doğal gıdaya ulaşmak için hangi ağların kurulabileceğinden, şehirde nelerin yapılabileceğinden.  Tohum takas ağlarından ,kent bahçeciliği projelerinden, sivil toplulukların şehirde verdikleri eğitimlerden bahsettik.

Şimdi iyi hissediyorum. Azize Kafe’de  yaklaşık otuz  kişilik bir grupla bütün bunları konuşabildiğimiz , konuşmaya alan bulabildiğimiz, neler yapabileceğine dair düşündüğümüz için. Doğanın sezgisel bilgisine ulaşmaya çalışırken, üretim süreçlerini de sorguladığımız bir alan bu. Bir bütünün içinde hissediyorum. Hayat devam ediyor, yol devam ediyor, her şey iyiye doğru dönüşüyor. Çok mu iyimserim ? Sanmam. İzmirdeki meleklerime şükran, hem yol meleklerime, hem yerleşik olanlara. Bu buluşmada bize kapılarını açan Azize Kafe’ye, dinlemeye gelenlere,  tanıdıklarıma ve henüz tanışmadıklarıma şükran.

*Fotoğraf, Seferihisar Orhanlı Köyü’nden

Masallar, Çember ve Biz

m2

En son ne zaman masal dinlediniz? Peki hiç anlattınız mı? Biz dün akşam Maçka Parkında yaklaşık otuz kişi birbirimizle masallarımızı paylaştık. Hikayemiz şöyle başlıyor :Geçen akşam Kumbaracı’ya masal dinlemeye gitmiştim. Çıkışta, tam oradan ayrılmak üzereyim, bir masal geldi bana, ‘Beni anlat ‘ dedi. Peki nasıl yapacaktım? İtiraf ediyorum başlangıçta benim aklımda masalımı beş , taş çatlasın on kişiye anlatmak vardı .Bir ev toplaşması mesela… İlham gelmişken anlatmalı , fazla zaman geçirmemeliydim. Burcu’ya söyledim hemen, o da sağ olsun, ‘Bu kız deli’ filan demedi, etkinlik açtık o akşam, arkadaşlarımıza duyurduk.

Beklenen gün geldi. O akşam çimenlere yayıldık, çember olduk tanıştık, derken, bir yandan da benim masal başladı beni dürtmeye : ‘Ne zaman anlatacaksın?’ Durmadım ben de, başladım anlatmaya. Masalım çemberin içinde, benim kelimelerimde…O çemberde bir yanımda eski dostlar bir yanımda yeni tanıdığım canlar , bir taraftan akıp giden bir hikaye vardı. Ne keyif ama ! Masal anlatmak bir yolculuk sanki, istikamet belli ama yolun ortasında senaryo her an değişebilir.

anlatıcı ışıl iş başında
anlatıcı ışıl iş başında

. Parkta masal anlatmak çok keyifli idi alanımız açıktı ve etkinlik boyunca çembere sonradan katılanlar oldu. En küçük katılımcımız bir yaşındaki Tarkan, en çok resimlere ilgi gösterdi. Burcu’nun anlattığı Su Masalı , etkinliğe gelen canların anlattığı birbirinden farklı masallar buluşmamıza renk kattı. Her masalda kendimden bir parça buldum, tuhaf mı? Bu arada, bir parkta çimlerin üzerindeyseniz her şeye hazırlıklı olmalısınız. Masal anlatırken fıskiyeler üzerinize su fışkırtabilir -bunu önlemeye çalışan teknik bir ekibimiz vardı şükür- , yan tarafta Açıkhava konserinden gelen sesler olabilir ama bunlar da etkinliğin büyüsünü kaçırmaya yetmez çünkü masallar birleştirir.

en tatlı katılımcımız Tarkan
en tatlı katılımcımız Tarkan

Bir zaman sonra , etkinliği kapatmaya giriştiğimde birkaç masal da o anda ortaya çıktı. Meğer benim ‘Hadi beni anlat’ diyen masalım gibi, başka masallar da varmış dile gelmek isteyen. Meğer grubun içinde gizli hikaye anlatıcıları varmış, ne mutlu. Dedi ki gelen arkadaşlar: ‘Tekrar yapsak ya, masallar paylaşsak yine.’ Bir masal grubu açmaya niyet ettik, İstanbul’da buluşmaları gerçekleştirebileceğimiz, hem parkta, hem kapalı alanlarda. Burcu grubu açmaya gönüllü oldu ve hemen ertesi gün açtı. Böylece ‘Kalpten Masal Çemberi’ grubu doğdu. Artık bir grubumuz var, Facebook üzerinde. Buradan birbirimize çağrı yapabilir ve masal anlatmak için bir araya gelebiliriz. Linki burada:

https://www.facebook.com/groups/1199859216709230/?fref=ts
Böyle zamanlarda İstanbul’u çok seviyorum . Her ne kadar köyde, kırda yaşama taraftarı olsam da , büyük şehirlerin bu güzelliğini göz ardı edemeyeceğim. ‘İçimden masal geçti, toplanalım mı Burcu?’ ve sonra parkta 30 kişi! Bu harika bir şey! Teşekkürler uçuşuyor kalbimden. Varlığı ile beni destekleyen, kolaylaştıran Burcu’ya , parka gelen anlatan ve dinleyen canlara, dile gelen masallara çok teşekkür ediyorum. Masallar iyi ki var . Biz de iyi ki varız. Kalpten masallarda buluşmak dileğiyle…

Köyde Hayat

ben

Rekorumu kırdım pasta isterim! Bir köyde yer değiştirmeden bir aydır yaşıyorum. Hani hep giderdim de bir hafta – on beş gün kalır yer değiştirirdim. Bir toprak üzerinde bir aydan fazla kalınca, toprak bana ben de toprağa alıştım zannımca.
Köyde hayat güzel. Burası Kadıköy, bir dağ köyü. Kışın beş, yazın on hane oluyormuş. Eskiden atmış hane kadarmış ama iş için gençler ilçeye çalışmaya gitmiş. Köy şimdi yaşlılardan oluşuyor. Dağ köyleri sahildekilere benzemezmiş, gidince anladım. Burada an geliyor bulut ile aynı hizada oluyoruz , an geliyor güneş oluyor, an geliyor yağmur. Dağ köyleri böyle olurmuş. Sekiz yüz rakımda aşağısı sıcakken burada bir deli esinti. Buraya geldiğimden beri fasulye, maydanoz, semizotu, domates ektim. Bahçe işlerinin yanı sıra ev işleri de var. Ev işleri derken, çamaşır bulaşık değil kastım. Şöyle toprağı bir güzel eleyip, içine saman katmak, kum katmak, bahçedeki küvette bir güzel şerbet yapmak, evin duvarları sıvamak mesela. E bizim ev topraktan tabii . Topraktan ve samandan. Geçen gün köyde yeni yapacağımız tuvalet ve banyo için saman ararken şöyle bir diyalog yaşandı:
-‘Biz saman arıyoruz, iyi saman nerden bulabiliriz?’ deyince
-‘Hayvanlar onu sevmez, bundan alın’ diyen amcaya
-‘Hayvan için değil, ev yapmak için arıyoruz’
-‘……..’
Köyde hayat, gerçekten başka. Burada aklım başka türlü çalışıyor mesela. Şehirdeki gibi her şey elimin altında değil. Bir köyde yaşayınca, çalışma saatleri bitince mesai bitmiyor.
Yıkanmak için soba nasıl yakılır, yemek pratik olarak nasıl yapılır, bulaşıklar kül suyuyla mı arap sabunu ile mi yıkamalı? soruları kafamda dolanıp duruyor. Bir köyden diğerine kuzine getirdik.Kül suyu çıkardık, yarın deneyeceğiz. Teresa bize evde diş macunu yapmayı gösterdi ve kullanıyoruz. Ektiğimiz sebzelerin yapraklarını zararlı böceklere karşı korumak için doğal ilaç hazırladım, bence işe yarıyor. Kompost hazırlıyoruz mesela, belirli aralıklarla döndürüyoruz, birkaç güne hazır olacak ve ektiğimiz alanlarda kullanabileceğiz. Kuş sesi ile uyanıyoruz, kuş günün her saati bize eşlik ediyor- sabah altıdaki kuş başka, gece üçteki kuş başka. Gece kuşu bir ötüyor ki, sanırsınız elektronik müzik  Burada bir köyden bir köye gitmek için yarım saat yürüyoruz, gündüz bulut , gece yıldız manzarası eşliğinde. Dolunay buradan başka türlü bakıyor bize. Bırakmak istediklerimiz, dolunayın önünden süzülen bulutlarla uzaklaşıyorlar.
Yerleşik olmak, gezgin olmaktan farklı. Her gün aynı manzaraya uyanıyorum , ama ne manzara! Hiç aynı değil ki! Bazen sis bulutunun ortasında, bazen günlük güneşlik! Bazen arkadaşlar arasında, bazen yapayalnız. Toprağa bakıyorum , toprak değişiyor, günden güne fark ettiğim ve fark etmediğim şekilde farklılaşıyor. Bitkiler değişiyor, ektiğim fasulyeler büyüyor, iki gün önce ektiğimiz semizotları yeşeriyor, enginarlar açıyor, pek mutlu oluyorum. Sonra bizim evin önünden sürüsüyle geçen çoban geliyor yanımıza sigara istemek için. Bu köyde arıcılık yapan yok, arıları özledim . Diğer köydeki Mustafa Amca’nın yanına gitmeliyim, onları görmek için. Mustafa Amca, kendisine şifa olsun diye arıcılığa başlamış ve o günden beri arılardan kopamamış. Onunla ilk arılara baktığımız günü hatırlıyorum. Bana çerçeveyi uzatmıştı, ‘Şunu bir tut!’ diye. O an bir anne olduğumu ve elimde binlerce bebek tuttuğumu hissetmiştim.
Bütün bunlara ek olarak, telefonum bozuldu. Bu bana bir mesaj olabilir mi? ‘Doğanın içinde instegrama, facebooka ,watsap a ihtiyaç yok ışıl, bak sadece’ Yazımı burada tanıştığım Teresa’nın Türkçe yazdığı şiir ile bitiriyorum. Burada olup şair olmamak biraz zor:
Bugün mavidir dağlar
Aşağıda vadide beyaz pamuk gibi bulutlar var
Süzülen uçan dağ, koyunlar gibi.

İyi ki varız!

küçük masa dokuz kişi

Bursa’dan Fethiye’ye arkadaşlarımın evlerini de sayarsam bir ayda dokuz kapı dolaştım , bir dolu şehir bir dolu yüz…Yol o kadar hızlı aktı ki çok fazla yazı yazamadım. ‘Işıl, sen de o zaman hissiyatını yaz.’ dedim kendime ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Çandırdayım. Buraya ilk defa ocak ayında gelmiş ve Çandır’ın güzelliklerini anlatan bir yazı yazmıştım.

Bu yeni yazımda, geldiğim ilk gün Emre ve Burcu ile tohum ekmemizi sonra da sürekli filizlendi mi diye kontrol etmemizi, kompost çevirmemizi, köyün neşe ile öten kuşlarını, kendi kendilerine dolaşıp kendilerini güden koyunlarını, arıların vızıltısını, Begüm’ün arkadaşları geldiğinde güneşin altında şarkılar söylememizi, kahvaltı sofralarının bereketini ve neşesini anlatmak isterdim, ama aslında söylemek istediğim başka bir şey var.

Çandır bir topluluk evi. Begüm, Burcu, Emre ve Bülent’ten oluşan. Bana kalırsa aynı zamanda şifa evi. Aslında yukarıdaki paragrafta saydığım durumlar, oranın biraz yorgun bir gezgin olan bendeniz için şifa evi olmasına yeter ama asıl bana iyi gelen şey şu: Ilgınlar geldi!

Ilgınla ilk kez İstanbul’da ‘Barış Köyü’ toplantısında tanışmıştık , çiftliklere gitmek istiyorduk da, kafamız karışıktı biraz, nerden başlamalı nasıl yapmalı bilmiyorduk.Sonra ben yollara düştüm, o Serhat’la yollara düştü. Fiziksel olarak yakın olmasak da manevi yakın hissediyordum ve onlar benim uzaktaki yol arkadaşlarımdı. Ilgın’ı hiç görmedim bir daha, uzaktan haberleşiyorduk. Çanakkale’ye yerleşmişler ve orada ‘Tohumdan Sofraya’ projesini uygulamaya koyulmuşlardı. Derken….’Huuu komşu diyerek Çandır’ın kapısını çalıverdiler hem de bir karavanla 🙂

Meğerse Ilgınların müşterileri olan bir çift, Dilara ve Vahap onları ziyaret etmiş ve onlar da peşlerine takılıp yola düşmüşler, ne iyi de etmişler! Ben de sanki çoook eski  arkadaşlarımı görmüş kadar sevindim. İzmir üzerinden gelince onlar, Mehmetlerin enfes şarabından, Ummanın lezzetli enginarlarından da payımızı aldık. Onlara sevgilerimi ve şükranlarımı gönderiyorum. Karavan grubuyla, Emre’nin yeni tanıştığım tatlı arkadaşları Aylin ve Mustafa’yla pek de şenlikli olduk.

Bildiğiniz üzere, gezginlik hayatımda kah Tatuta çiftlik ağlarıyla, kah direkt üreticileri bularak bir süre köy evlerinde yaşayarak, kah spontane olarak, ‘Acaba orada ne varmış?’ diyerek bayağı bir dolaştım.   Fiziksel yorgunluk bir yana bazı yerlerde manevi olarak yoruldum. Hatta fiziki yorgunluk mühim değil, dinlenince geçiyor ama  olumsuz durumların üzerimde daha büyük  etkisi olduğunu gördüm. Fark ediyorum ki, benim bu akşamki gibi  varlığından güç alacağım topluluklara ihtiyacım var. Anlatabileceğim, paylaşabileceğim, deneyimlerimi aktarabileceğim, deneyimlerini dinleyeceğim, beni yargılamadan kabul eden ve topluluğa inanan…İşte Ilgınlar geldiğinde tam da bunu hissettim. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini… Bir söz okumuştum: ‘Yalnız kurdun  zamanı geçti, birlik olma zamanı’ diyordu. Hissediyorum ki, tanıdığım ve henüz tanışmadım topluluk bilincine sahip pek çok insan var. Dilerim tanışalım, dilerim beraber ağlar kuralım, üretelim hatta takas yapalım ,ara da bir içimize de bakalım, ruhumuz ne istiyor bilelim, mekanikleşmeyelim ya da entellektüel aklın  egosuyla bunalmayalım.

Çandır’da düşündüklerim işte bunlar. Orası bir kapı, topluluk yaşamını deneyimleyen, yaşadıklarını paylaşan bir grup. İyi ki varlar, iyi ki benim gibi  misafirleri  kabul ediyorlar  ve yaşamlarına ben de dahil oluyorum, gözlemliyorum. O çatı altında aynı hissiyatı taşıdığım arkadaşlarla bir araya gelebiliyorum.Yaşamın güzelliklere doğru evrildiğini  bilmenin tadı ise  bambaşka…