Yeni Hayat

Bazen aklıma eski hayatım geliyor. Hep köyde bayırda değildim ben, dokuz yıllık kurumsal hayat geçmişim var. Birkaç yıl önce idi, o zamanlar çalıştığım şirket  ‘tayin’imi İstanbul’un başka bir semtine çıkarmıştı. Yeni çalışacağım yer evime o kadar uzaktı ki- sadece gidiş bir saatten fazla-, içten içe sinirlenmiş, evime yakın birçok şube varken bu uzaklığın sebebini anlayamamıştım. Bir gün yorgunluğun da etkisiyle bayılacak gibi oldum metroda, soluğu genel müdürün yanında aldım. Kararım kesindi, istifa edecektim, madem bana değer vermiyorlardı, benim de kurumda durmamın bir anlamı yoktu.

O gün, tam istifa ediyordum, işi bırakıyordum ama kader ağlarını başka türlü ördü. Bana derece grubunun öğretmenliği teklif edildi, işi bırakmamam için. Derece gurubuna öğretmenlik yapmak, o zamanın en prestijli durumlarından biriydi. Alanında derece yapmış öğrencilere öğretmenlik yapacaktım ve açıkçası bu bir öğretmen için çok iyi bir teklifti bence. Böylece İstanbul’un iyi okullarından gelen pek çok öğrencim oldu.  Galatasaray’dan, Kabataş’tan, daha pek çok okuldan bir sürü başarılı öğrenci. Hatta bir kere kendime şöyle demiştim: ‘Zekayı gördüm! Evet, somut olarak gördüm!’

Ama durum mutlu sonla bitmiyor. Derslere başladık başlamasına ama test kitapları bütün mutluluğumuza engeldi. Sürekli bir yarış hali vardı öğrencilerde, hem kendileriyle, hem diğerleriyle. İki saatlik uyku ile duran, yine de dersi kaçırmamak için derse gelen ama karşımda ızdırap çeken öğrenciler. Benim de bilinç altıma nasıl işlediyse, ders haricinde sanattan ya da başka bir konudan bahsedince kendimi kötü hissediyordum, sanki öğrencilerin zamanlarını çalıyormuşum gibi… Oysa makine değildik ve bizim de nefes almaya ihtiyacımız vardı.

Çoğu iyi üniversitelerin iyi bölümlerine yerleşti ama lise hayatlarının çoğunu test kitaplarıyla geçirdiler, biz öğretmenlerin de hayatımızı devlet memuru olmak için KPSS kitaplarıyla geçirmemiz gibi. Peki koşmasak? Yarışmasak ? Kitaplar elbette önemli de azcık da ağaca böceğe baksak? Arılara? Yavaşlasak? Alternatif eğitim mi deriz adına, başka bir şey mi bilemiyorum şimdi ama keşke hayatı öğrensek hep birlikte.

Şu anda 800 rakımlı bir köydeyim. Bugün dağların üzerinden bir sis bulutu bizim köye yaklaştı yaklaştı ve bütün köyü kapladı. Bulutun yaklaşmasını, her yeri kaplamasını ve uzaklaşmasını bütün aşamaları ile gördüm. Belgesel gibiydi, otuz kusur yılı aşkın hayatımda ilk defa yakından seyredebildim. Binalara hapsolmadığım için şükrediyorum. Kırlara bakıyorum, yirmi günde çiçekler değişiyor, bazıları kayboluyor, yerine yenileri açıyor. Çoban geliyor sonra sürüsüyle, koyunlar afiyetle yiyorlar otları. Ne yalan söyleyeyim, film seyretmeye ihtiyacım yok, çünkü ben bir filmin içinde gibiyim, çok şükür. Bazen eski hayatım film gibi geliyor gözümün önüne, hayret ediyorum. Ve ne yalan söyleyeyim, şehri de özlüyorum, sanatı, aktiviteleri, arkadaşlarımla bir arada olmayı, süslenip dışarı çıkmayı. Hiç makyaj yapmayalı dört ay oldu ve bu benim için çok farklı bir şey. Tüketimimi kısıtladım, sırt çantasında yaşıyorum ve şu an bir dağ köyünde kalıyorum. Beş sene önce bana böyle bir hayat yaşayacağımı söyleseler hiç inanmazdım.

Yol devam ediyor. Bazen eğlenerek, bazen zorlanarak. Ne mutlu devam ediyor. Hayatın altını üstüne getirmek güzel, hem akışına bırakmak, hem de ‘ne olacak benim halim ya!’ demek. Yeni karşılaştıklarıma hayret etmek, geride bıraktıklarımı özlemek güzel. Kendine yeni dünya yaratmanın güzelliği bu, bakalım yol nereye çıkacak. Devam mı edecek yoksa ‘Dur artık Işılım!’ mı diyecek? Ne istediğim kadar ne istemediğimi de görebilmeye, yeni hayatımı mutlu inşa etmeye niyet ediyorum. Aslında çoktan başladı.

İyi şanslar dileyin 😉

Isırgan otları, Mürver ve Düğün Çiçeği Üzerine

mürver bitkisi
mürver ile tanıştırayım

Bitkiler ile aranız nasıl? Sadece para ile satın aldığımız , markette pazarda satılan bitkileri kastetmiyorum. Hani şu yoldan geçerken farkına varmadan üstüne bastığımız ısırgan otları, karahindibalar, papatyalar ile? Ya çoban çantaları? Yapraklarına dokunur musunuz hiç, bakar mısınız nasıl yaşam kuruyor kendine, nasıl barınıyor; büyürken arkadaş, yoldaş arıyor mu yanına, yoksa kimseyi istemiyor mu?

Benim farkındalık sürecim geçen yıl ilkbaharda başladı. Egenin otlarını görünce şöyle düşünmüştüm: ‘İnsan aç kalmaz , yaşamını rahatlıkla sürdürebilir bunlarla ’Bakış açım değişmeye başladı yavaş yavaş, sadece kaldırıma değil, kaldırımın kenarındaki otlara da bakmaya başladım. Bir müddet sonra da ‘Bu nedir?’ sürecim başladı. Gittiğim bölgelerdeki bitkilerin özelliklerini öğrenmek istedim mümkün olduğunca. Bazı bitkilerin fotoğrafını çekip, adını öğrenip, kitaptan araştırma sürecim başladı.

Şaduman Karaca ile  karlı bir bahar gününde tanıştım.  Nisan ayında İstanbul’da hava günlük güneşlikken  Sakarya Pamukova’da bitki inceleme gezisine gitmiştik. Araziye gittikten  sonra  karla karşılaşmak hoş bir sürpriz olmuştu bize. Ben ‘Bu havada nasıl bitki inceleyeceğiz, uzun mesafede nasıl yürüyeceğiz?’ diye düşünürken O çoktan karlı yüzeyi  ayıklayıp bitkilere kavuşmuştu bile. Küçük grubumuzla gün boyunca  yürüdük, bitkileri fotoğrafladık , isimlerini öğrenmeye çalıştık.

11 Nisan, Sakarya

BAHAR VE KAR

İkinci karşılaşmamız ise mayıs ayında İstanbul’da oldu. Yeryüzü Derneği’nin katkıları ile İstanbul’da bitki yetiştiriciliğini geliştirmek amacıyla‘Bütüncül Tıbbi Bitki Yetiştiriciliğine Giriş’ kursu düzenlendi. Şaduman Hoca, Almanya’da doğal tıp uzmanlığı eğitimi almış, homeopat, Türkiye’de 2006 yılından beri çeşitli seminerler düzenliyor. Bugünlerde Türkiye’de bitki yetiştiriciliğinin gelişmesi için eğitimler veriyor. Bitki Yetiştiriciliği ; doğayı korumak, tek tip yerine çok çeşit bitki yetiştirmek, yetiştirici ve bitki arasında doğrudan bağ kurulmasına destek olmak için önemli bir adım. Ayrıca kullanılmayan tarım arazilerinin değerlendirilmesi ve biyo çeşitliliğin arttırılması için bitki yetiştiriciliği kurtarıcı olabilir.

3-001

Eğitim boyunca fark ettim ki, bir bitkinin özelliği, kullanım alanları çalışılırken aynı zamanda kadim bilgilere de ulaşılıyor, yüzyıllar boyunca gelen inançlar ,hikayeler,masallar gün yüzüne çıkıyor. Arazide bir bitki görüyoruz sonra hemen aklımıza o bitki ile ilgili bir türkü geliyor, işin içinde hem sosyoloji, hem etnografya var.

Bitki yetiştiriciliği eğitiminin başlıca temaları şunlardı :

-Fitoterapi nedir?

-Bitki yetiştiriciliği yapılacak arazi hangi özelliklere sahip olmalıdır?

-Bitki yetiştiriciliği yapmak isteyen kişinin uyması gereken kurallar nedir?

-Tıbbi bitkiler nasıl yetiştirilmelidir?

-Bütüncül Bitki Yetiştiriciliğini tercih etmemizin nedenleri nelerdir?

-Bitki Yetiştiriciliğinde neler yapılmalı, neler yapılmamalıdır?

8

Bu sorulara cevap ararken eğitimin ortalarında uygulamalı bir geziye, Düzce’nin Saz Köyü’ne gittik ki, orası beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. İlkbaharın gelişi, komar yapraklarının açması, yaprakların ormanın içinde pembe ile mor rengi bir karışıma bürünmeleri, kendimi masal diyarında hissetmemi sağladı. Veba otunun yaprağı şapkam, ağacın dalları asamdı. Biraz daha dursaydım kesin orada bir masal yazmıştım ve anlatmıştım. Köyde mürver ağacının çiçeğini ve ısırgan otlarını topladık ve arazi incelemesi yaptık.İlk kez gördüğümü sandığım- belki daha önce yanından geçtim de farkında değilim- Mürver ağacına bayıldım.

düzce, saz köyü
Işıl masal diyarında
Komar yaprakları açtı
Komar ne güzelsin!

Eğitimimiz boyunca tıbbi bitkilerden örnekler inceledik, düğün çiçekleri, papatyalar, sinirli otlar, karahindibalar…

düğün çiçeği
başlıkta bahsi geçen düğün çiçeği

İstanbul’da sınıfta yaptığımız eğitimde sabah saatlerinde Fatma Ananın Eli çiçeğini  su ile dolu bir kabın içine koyduk. İlk başta gonca halinde olan çiçek, akşam saatlerine doğru tamamen açmıştı. Çöl bitkisi tabi, suyu görünce durur mu!

13510

‘Tıbbi Bitki Yetiştiriciliğine Giriş ‘ eğitimi dört gün sürdü ve biz dört gün boyunca slaytlar, belgeseller ve arazi gezisi ile birlikte kapsamlı bir eğitim aldık. Bu eğitimde temel bilgileri aldık, sırada bitki gözlemleme, hasat , kurutma gibi işlemler var.

kursun sonunda
kursun sonunda

Ayrıca, kursun bitimini takip eden hafta Şaduman Hoca  çok güzel bir etkinlik oluşturdu. ‘Gezi Parkında Bitki Tanıma’ Bulutlu bir İstanbul sabahında parkta buluştuk. Hem şehir parklarından,  hem Türkiye’deki parklardan, parkların sahip olması gereken özelliklerden ( yürüyerek ulaşılabilir konumda olma, beton kaplı olmama- maalesef Gezi’de beton zemin ağırlıkta-) bahsettik.

gezi

Parkı dolaştık, Gezi Parkında ağaçlara baktık ve yine ben hepsinin ismini aklımda tutmaya çalıştım. Ihlamur , fıstık çamı, süs eriği , meşe , zakkum haricinde ismini hiç duymadıklarım ( Japon Kurtbağrı, Porsuk) ve daha niceleri…

porsukıhlamurbu

Bitkilerin dünyası bu günlerde beni çok meraklandırıyor. Kaldırım taşları atılsa da toprağa, aradaki boşluklardan uzanarak kendini var eden bitkiler ( bir slaytta gördüm, daracık alanda beton yığını arasından çıkmış, birbirine tutunmuş altı tür bitki vardı),kendi özelliğini insana aktaranlar (terleyen bir bitki olan ıhlamurun, içilince insanı da terletmesi) daha neler neler… Bitkilerin yaşam alanlarına saygı duyarak onlardan öğrenmeye çalışmak ne güzel olur. Hani derler ya : ‘İnsan bütünün bir parçasıdır, efendisi değil’ diye, içimde yankılanıyor sürekli . Dileğim, bitkilerle aramızdaki bağın günden güne güçlenmesi,  kadim bilgilerin unutulmaması , bitkilerin şifalarının göz ardı edilmemesi. Hatta belli mi olur, bitkilerle özdeşim bile kurabiliriz. Ben gördüm insan ile bitki arasında pek çok benzer özellik var 🙂

Tohum Okulunda Tohum Olmak

Tohum Okulunda Tohum Olmak

doga okulu 1Rüzgarın peşine takılıp giderken pek fazla yazı yazamıyorum . Tohum okulu ise günlerdir bana fısıldayıp duruyor:’Beni sevmedin mi? Beni niye yazmıyorsun?’ Sevmez olur muyum? En çok sevdiğim okullardan biri o! O halde artık yazmalıyım.

Mart ayının ortalarında Seferihisar’daki Doğa Okulu’ndaydım. Doğa Okulu, klasik okullardan farklı, birlikte yaparak yaşayarak öğrenme gerçekleşiyor. Doğa Derneği’nin desteği ile kurulmuş ve 2014 yılından beri usta- çırak kursları düzenliyor. Konu başlıkları ise pek heyecan verici : Zeytinyağı Yamaklık Okulu, Kuş Okulu, Ağaç Okulu…Bendeniz Tohum Okulu’na katıldım. Üç günlük sürecimizde tohumun topraktaki döngüsünü, doğanın içinde kendisini nasıl bir yerden bir yere taşıdığını gördük. Tohumlara dokunduk, isimlerini bulmaya çalıştık. a2 Açıkçası domatesi ve biberi biliyordum da süpürge otu tohumunu hiç görmemiştim,su kabağını da. Adını bildiklerime ve adını yeni öğrendiklerime yakın olmak pek güzeldi. Ayrıca, Hibrit ve GDO’lu tohumların yaşamımıza nasıl girdiğini, yerel pazarları, tüketici birliklerini konuştuk.

Üçüncü gün ise sahadaydık! Yükseltilmiş yataklar hazırladık ve üzerine tohum ektik. Ektikten sonra toprağın üzerini sıvazladık. Hani birbirimizin sırtını sıvazlarız ya günlük hayatın içinde, işte bu sıvazlama meğerse eskilerin toprak sıvazlama geleneğinden geliyormuş, yeni öğrendim. Toprak eledik sonra, bazı tohumların nasıl ekileceğini gördük, hatta mutlulukla yanımıza tohumlar aldık.

 

asil asuman
Yükseltilmiş yatakları ekime hazırlarken

Tohum Okulu ne dolu geçti! Üç gün değil de bir hafta gibiydi. Bizimle bilgilerini içtenlikle paylaşan Doğa Okulu’na, çantamı tohumla dolduran Can Yücel Tohum Merkezi’ne- tohumları şimdiden beş farklı bölge ile paylaştım bile-, varlıklarıyla okula içtenlik katan Gola Derneği’nden Taner ve Caner kardeşlere, telefon ile bağlanıp başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair içimi kıpırdatan Alakır’dan Birhan’a ve yamaklık okulundaki tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Varlığınız ne güzel! Anladım ki biz hepimiz tohumuz ve kök salmaya başladık bile 🙂

Göç Yolları Görünür Bize

Çobanın yüz yıllık heybesi ile

Çandır köyünde Yörük kültürünü yaşatan Mehmet ve Hatice Varol’un misafiriyim. Kapıdan içeri girince beni bir Yörük çadırı karşılıyor. İçerde 100 yıllık bir gelinlik, renkli kıyafetler, yün eğirmek için çıkrıklar, çobanların yemek taşımak için kullandığı heybeler, körüklü çizmeler var. Dokunuyorum kıyafetlere, kim bilir neler yaşadılar. Genç yaşta ölüp bebelerini öksüz bırakan gelinin zülüflerini görüyorum, hikayesini dinliyorum. Bir belgeselin içinde gibiyim.

Mehmet Amca evlendikten sonra yerleşik hayata geçmiş bir yörük. Bir çadır müze yapmış, gelir beklemeden yörük kültürüne ait eşyaları sergiliyor, onları köye gelen yerli ve yabancı turistlerle buluşturuyor.Yörük olarak Çandır Köyü’ne 1300 ‘lü yıllarda gelmişler , Mehmet Amca’nın babasının dedesinin mezarı Ölemez Dağı’na defnedilmiş.Meraktayım, nasıl göçüyorlar, hastalık var, doğum var; göçe ne zaman karar veriyorlar?
-‘Kadınlar kıkırdaşmaya başladığı zaman göç vakti gelmiştir.’ diyor.
(Sonradan düşünüyorum da ; işlerin bittiği, dedikodu yapılmaya başlandığı zamanı kastediyor olmalı)
Çocukluğunda hep göç halindelermiş, bana birkaç hikaye anlatıyor.
-‘Dur Mehmet Amca’ diyorum, ‘Yazayım, unuturum bunları’
Aman canım, unutacak ne varmış anlamında gülüyor. Ses kaydı yapsaydım ya, unuttum işte!
İkisi de çok tatlı , çok hoşsohbet. Hala göç eden yörük olup olmadığını soruyorum, bana dergideki haberi gösteriyorlar. Muğla’da yapılan festivalden görüntüler…Kadınların kıyafetleri ne canlı, ne güzel…Günlük kıyafetleriymiş. Hatice Teyze içeriden bir örtü getiriyor. Dergideki kadının başını bağladığı örtünün aynısı, başıma bağlamama yardım ediyor,bir de karanfil takıyor. Yörük kızı oldum!

yörük usulü baş bağlama :)
yörük usulü baş bağlama 🙂

Mehmet Amca uzun yıllar çobanlık ve arıcılık yapmış, hayvanları çok sevdiği belli. Bu sefer de nasıl çobanlık yaptığını soruyorum, öyle güzel anlatıyor ki. Çobanın heybesi canı gibi kıymetli, çadırdan bana eski zamanların heybesini bulup getiriyor.

Çobanın ekmek torbası
Çobanın ekmek torbası

Eski zamanlarda develerle göç edilirmiş, develer çok kıymetliymiş ayrıca bir kişinin mal varlığı da sahip olduğu develerle ölçülürmüş.DSC00998
Mehmet Amcanın kalın bir defteri var, anılarını ve köyün hikayelerini yazdığı. Kitap olacakmış.
-‘Ben okul bitirmedim kızım, dilim döndüğünce anlatacağım işte’ diyor.
-‘Ne iyi yapıyorsun’ diyorum.

Yünü ipe çeviren çıkrık
Yünü ipe çeviren çıkrık

Sohbetimiz boyunca kah oba beyi oluyorum, kah çoban , kah başında karanfil yörük kadını…
Gözümün dergideki festivale takılıp kaldığını fark ediyorlar, ‘yolun bu taraflara düşerse, seni de götürürüm festivale’ diyor Mehmet Amca. Seviniyorum. Hayat ,yine ne güzel insanlarla karşılaştırdın beni!

İyi ki varız!

küçük masa dokuz kişi

Bursa’dan Fethiye’ye arkadaşlarımın evlerini de sayarsam bir ayda dokuz kapı dolaştım , bir dolu şehir bir dolu yüz…Yol o kadar hızlı aktı ki çok fazla yazı yazamadım. ‘Işıl, sen de o zaman hissiyatını yaz.’ dedim kendime ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Çandırdayım. Buraya ilk defa ocak ayında gelmiş ve Çandır’ın güzelliklerini anlatan bir yazı yazmıştım.

Bu yeni yazımda, geldiğim ilk gün Emre ve Burcu ile tohum ekmemizi sonra da sürekli filizlendi mi diye kontrol etmemizi, kompost çevirmemizi, köyün neşe ile öten kuşlarını, kendi kendilerine dolaşıp kendilerini güden koyunlarını, arıların vızıltısını, Begüm’ün arkadaşları geldiğinde güneşin altında şarkılar söylememizi, kahvaltı sofralarının bereketini ve neşesini anlatmak isterdim, ama aslında söylemek istediğim başka bir şey var.

Çandır bir topluluk evi. Begüm, Burcu, Emre ve Bülent’ten oluşan. Bana kalırsa aynı zamanda şifa evi. Aslında yukarıdaki paragrafta saydığım durumlar, oranın biraz yorgun bir gezgin olan bendeniz için şifa evi olmasına yeter ama asıl bana iyi gelen şey şu: Ilgınlar geldi!

Ilgınla ilk kez İstanbul’da ‘Barış Köyü’ toplantısında tanışmıştık , çiftliklere gitmek istiyorduk da, kafamız karışıktı biraz, nerden başlamalı nasıl yapmalı bilmiyorduk.Sonra ben yollara düştüm, o Serhat’la yollara düştü. Fiziksel olarak yakın olmasak da manevi yakın hissediyordum ve onlar benim uzaktaki yol arkadaşlarımdı. Ilgın’ı hiç görmedim bir daha, uzaktan haberleşiyorduk. Çanakkale’ye yerleşmişler ve orada ‘Tohumdan Sofraya’ projesini uygulamaya koyulmuşlardı. Derken….’Huuu komşu diyerek Çandır’ın kapısını çalıverdiler hem de bir karavanla 🙂

Meğerse Ilgınların müşterileri olan bir çift, Dilara ve Vahap onları ziyaret etmiş ve onlar da peşlerine takılıp yola düşmüşler, ne iyi de etmişler! Ben de sanki çoook eski  arkadaşlarımı görmüş kadar sevindim. İzmir üzerinden gelince onlar, Mehmetlerin enfes şarabından, Ummanın lezzetli enginarlarından da payımızı aldık. Onlara sevgilerimi ve şükranlarımı gönderiyorum. Karavan grubuyla, Emre’nin yeni tanıştığım tatlı arkadaşları Aylin ve Mustafa’yla pek de şenlikli olduk.

Bildiğiniz üzere, gezginlik hayatımda kah Tatuta çiftlik ağlarıyla, kah direkt üreticileri bularak bir süre köy evlerinde yaşayarak, kah spontane olarak, ‘Acaba orada ne varmış?’ diyerek bayağı bir dolaştım.   Fiziksel yorgunluk bir yana bazı yerlerde manevi olarak yoruldum. Hatta fiziki yorgunluk mühim değil, dinlenince geçiyor ama  olumsuz durumların üzerimde daha büyük  etkisi olduğunu gördüm. Fark ediyorum ki, benim bu akşamki gibi  varlığından güç alacağım topluluklara ihtiyacım var. Anlatabileceğim, paylaşabileceğim, deneyimlerimi aktarabileceğim, deneyimlerini dinleyeceğim, beni yargılamadan kabul eden ve topluluğa inanan…İşte Ilgınlar geldiğinde tam da bunu hissettim. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini… Bir söz okumuştum: ‘Yalnız kurdun  zamanı geçti, birlik olma zamanı’ diyordu. Hissediyorum ki, tanıdığım ve henüz tanışmadım topluluk bilincine sahip pek çok insan var. Dilerim tanışalım, dilerim beraber ağlar kuralım, üretelim hatta takas yapalım ,ara da bir içimize de bakalım, ruhumuz ne istiyor bilelim, mekanikleşmeyelim ya da entellektüel aklın  egosuyla bunalmayalım.

Çandır’da düşündüklerim işte bunlar. Orası bir kapı, topluluk yaşamını deneyimleyen, yaşadıklarını paylaşan bir grup. İyi ki varlar, iyi ki benim gibi  misafirleri  kabul ediyorlar  ve yaşamlarına ben de dahil oluyorum, gözlemliyorum. O çatı altında aynı hissiyatı taşıdığım arkadaşlarla bir araya gelebiliyorum.Yaşamın güzelliklere doğru evrildiğini  bilmenin tadı ise  bambaşka…

Ceviz Ağaçları, Arılar Ve Köy Havası

DSC_0069

Yol devam ediyor. Ege’ye inmeyi planlarken vazgeçiyorum ve Bursa üzerinden Bilecik’e geliyorum. Malum buralara henüz bahar gelmedi ve merak ediyorum kış koşullarını . Burası Bilecik’in Kurşunlu Köyü, Bedriye Berber Engin ve Eşi Celil Engin’in yanındayım. Kurşunlu Köyü, 1930 yılında, daha çok Bulgaristan’dan göç edenlerle kurulmuş bir köy. Yaklaşık 120 hane var , başlıca geçim kaynakları tarım, maalesef hayvancılık biraz geride kalmış. Bedriye Abla da Celil Ağbi de bu köyde doğmuşlar, arıcılık, sebze ve meyve işleri , bahçecilik uygulamaları yapıyorlar. TaTuTa’ya aday olan çiftlik, aynı zamanda ‘Kampa Gidelim Mi Baba? ‘ projesine de ev sahipliği yapmış. http://www.kampagidelimmibaba.com/anasayfa/gittik/item/206-bedriye-engin-ile-koy-yasami-deneyimi

Kurşunlu Köyü, temiz ve sert havası ile beni karşıladı. İşin güzel tarafı, gelir gelmez Halk Eğitim’in düzenlediği arıcılık kursuna katıldım misafir olarak. Bir sürü şey öğrendim hem de : ‘Söğüt yapraklanmadan arılar kışlıktan çıkarılmaz.’ ,’Erik çiçek açmadan kovan açılmaz’ Eskiden sanırdım ki, arıcılık öğrenmek için sadece hasat zamanı arıların yanına gidilir, oysa yılın her dönemi kovana dair yapılacak işler var. Biz de ilk iş günümüze çerçeveleri temizlemek ile başladık zaten bir arıcının yanında işi öğrenmeye niyet edersem günlük konuşmalarla da pek çok bilgiyi alabildiğimi  fark ettim. Dikkat ettiğim, Bedriye Abla ve Celil Abi’nin balı krem şeklinde tükettikleri, sıvı değil. Çam balı haricinde bütün ballar donarmış, oysa eskiden donan ballara karşı ne kadar ön yargılıydım. Güneşli bir günde Celil Abi kovanı açtı, ama bu yazıda arılı fotoğraf yok, çünkü içeriye gidip kameramı bulmak yerine kovana bakmayı tercih ettim. Kovan açılınca büyüleniyorum, kilitlenip kalıyorum. Şimdi de hava bulutlu o yüzden fotoğraflar başka bahara kaldı. Zaten fotoğraf yerine gerçeğini görmeniz şiddetle önerilir. 🙂 Burası arı florası için oldukça uygun , hem dağlar ıhlamur ve kızılcık dolu, hem de farklı çiçek türleri mevcut.

Aslında, burası bir yarı dağ köyü. Bir tarafı dağ, bir tarafı ova. Bedriye Abla denizi özlemediğini söylüyor. ‘Biz çocukluğumuzda, bahçelerden serbestçe erik ve çağla toplardık. Ceviz almazdık mesela, ama çağla da erik de çocukların hakkıydı sanki ve kimse bir şey demezdi.’diyor.

Köyde her evin önünde bir çiçek bahçesi var, bu bahçecilik adeti Bulgaristan’dan geliyormuş.Sebzeleri ise evin arka tarafına ekerlermiş. Ben de çapalama, gübre taşıma, çiçeklerin diplerini açma gibi uygulamalar yaptım. Topraktaki solucanlarla muhattabtım mesela, onlarla oynadım . Bana yaz tatillerinde gittiğimiz köyümüzü, çocukluk zamanlarımı hatırlattı. Aklıma bir soru geldi, ‘Acaba’ dedim, ‘Şehirde betonların arasında büyüyen çocuklar da , solucanları sever mi?’

b2 (2)

Dağ yamacına kurulmuş yerleşim merkezlerini seven biri olarak diyorum ki, Kurşunlu Kayası çok heybetli ve varlığı güven veriyor. Köyün yukarısında büyük bir meydan var, burada Hıdrellez çok şenlikli geçermiş, hatta diğer köylerden de gelirlermiş. Sarı şakayık topladık sonra ama eve gelirken bıraktık çünkü inanışa göre eve sarı şakayık girerse o evdeki tavuklar yumurtlamazmış. Aşıklar çeşmesine gittik, demişler ki aşık olan üç yudumdan fazla içemezmiş. Çoban Mehmet Aga ile karşılaştık sonra, sürüsünü su içmeye götürüyordu. Çok özendim, koyun ve keçilerinden olan bir sürüsü vardı. ‘Mehmet Ağa’ dedim, ‘ne güzel, ben de çoban olmak istiyorum, ne yapmalıyım?’
-‘Ne güzel kızım, emekli olunca yaparsın işte’ dedi.
-‘Ama’ dedim, şimdi yapmak istiyorum.’
-‘O zaman kendine bir çoban bey bulacaksın!’
kurşunlu

Buradayken farkına vardığım başka bir şey, Bedriye Ablalar mümkün olduğunca kendi ürettiği ürünleri tüketiyor ve bu durum beni çok özendiriyor. Ürettiğimizi tüketsek sadece, üretemesek bile, küçük üreticilerle iletişime geçip sağlıklı ve gerçek gıdaya ulaşsak ne güzel olur. Şehirli olanlar olarak bizlerin, büyük marketler yerine küçük üreticilere ulaştığı, onları desteklediği ve böylece üretimi güçlendirdiği bir yakın gelecek hayal ediyorum.

Kurşunlu Köyü ceviz ağaçlarıyla,arılarıyla, açmaya hazırlanan çiçekleriyle,köylülerin cana yakınlığıyla ,sessizliğiyle farklı bir dünya. Biraz yukarı çıkıp Kaya’ya yaklaşınca, tepeden köye bakınca gerçekten film seti gibi duruyor. Orada, çok da uzak olmayan bir yerde, duru enerjisiyle capcanlı bir köy var ne mutlu… Kurşunlu’yu özleyeceğim, bunu biliyorum.

Flora'da Ekşi Mayalı Ekmek

Chuang Tzu, düşünde kendisinin bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa kendini insan olarak gören bir kelebek mi olduğunu bilemedi.
Flora’dan , Ayşe ve Selahattin’in yanından döneli bir ayı geçti ve ben hala Flora yazısı yazamadım. Aslında bu yazı da hala bir Flora yazısı değil. Bu bir ekmek yazısı. Baş kahramanımız ekmek ve ekşi maya tabii . Akdeniz’in mavi tonlarından geçtim,ormana giden yola saptım, dereler aştım, ağaçların içinden geçtim veeee ahşap eve ulaştım.
Burası Flora Akdeniz Bahçesi, ormanın içinde muhteşem doğası olan bir yer. Yanıbaşımızda Tahtalı (Olimpos ) Dağı, bahçede hava soğuk olmasına rağmen pek de üşür gibi görünmeyen karatavuk kuşları, bana ilham veren kitapların olduğu güzel kütüphane, Ayşe ve Selahattin ‘in sıcacık sohbetleri…Aslında burası tam bir dinlenme , arınma yeri. Bir yolcu başka ne ister?Bahar gitmeye niyetlenmiştim, kışa nasip oldu, Ayşe’nin Flora’dan ayrılıp yolculuğa çıkmayı planladıkları yazıyı görünce duramadım(*)

 ‘Duruuun ‘dedim içimden, onları görmeyi ve aslında Flora’da onları görmeyi çok istemiştim ve baharı beklemedim ne olur ne olmaz 🙂

Oradayken öğrendiğim en güzel tariflerden biri, ekşi mayalı ekmek. Ayşe Dirikman’a güzel tarifi için teşekkürlerimi gönderiyorum.Yarı göçebe olduğum için her zaman ekmek yapmaya fırsatım olmuyor ama bu sefer fark ettim ki ekmek yapmanın manevi bir hazzı var ; ekmeği yapanın  sırtı yere gelmez, hayatta kalabilecek donanıma sahiptir, ekmek temeldir, onu yapan kişi ihtiyacı olan diğer gıdaları  edinebilir gibi bir hisse kapıldım. :)Aslında yediğimiz gıdanın nereden geldiğini sorguladığımız, doğal gıdaya ulaşamamaktan yakındığımız bugünlerde,  evde ekmek yapmaya ne dersiniz? Ben Flora’da öğrendiğim Ayşe’nin tarifini   evimde denedim ve üretebiliyor olmaktan çok keyif aldım .

Su ile kabaran tanecikler

Gelelim yapımına:
Ekşi Maya İçin:
1 Çay bardağı un
1 Çay bardağı ılık su
1 Tatlı kaşığı pekmez
Hepsini karıştırıp, üzerine bez örtüp ılık bir yerde bekletiyoruz. Bir tam gün sonra yine aynı işlemi yapıyoruz, bu işleme karışım köpürene ve ekşi kokana kadar devam ediyoruz. Köpürürse ve ekşi kokarsa mayamız hazır.
Ekmek İçin:
5 kupa tam buğday unu
1 litre su( yaklaşık)
1 tatlı kaşığı tuz
İsteğe göre çeşitli malzemeler (kişniş, keten tohumu vb…)
ekmek2
Yapılışı:
Önce, kabımızın içine unları eleyerek aktarıyoruz, ortayı iyice çukur yaparak ekşi mayamızı içine döküyoruz ve saat yönünde karıştırmaya başlıyoruz.Üzerine yavaş yavaş su ekliyoruz, böylece tanecikleri su ile şişirmiş oluyoruz. İyice yoğuruyoruz, sonra düzleyip şekil verip bez ile örtüyoruz,hatta sarıp sarmalıyoruz, baharda ya da yazda dört saat bekletiyoruz ama kışın havalar soğuk olduğu için 5 saat bekletilmesi daha iyi.
Beklettikten sonra, tepsiye biraz zeytinyağı koyuyoruz, hamura bir kaç kez yumruk atıyoruz, elimizi ıslatıyoruz ve hamuru toparlıyoruz. Biraz daha yoğuruyoruz, sonra içinden bir parça alıp ‘mayanın mayası ‘ olarak önceden hazırladığımız unlu bir kaba koyuyoruz.
(Unla dolu küçük bir kasenin içini çukurlaştırarak mayayı içine gömebiliriz.Bu şekilde bir süre buzdolabında muhafaza edilebiliyormuş. Böylece tekrar ekmek yapmak istediğimizde buzdolabından çıkarıp ufalayarak , bir tatlı kaşığı pekmez ve suyla karıştırıp, bir gün bekletirsek ekşi mayamız hazır oluyor, tabii köpürmesi de önemli )
Sonra hamuru tepsiye döküp yuvarlak şekil vererek kuzineye koyuyoruz. Ilık olan kuzinede  ortam ısısına göre 20 ile 40 dk arası kabarıyor ve daha sonra pişmesi  bir buçuk saat sürüyor.Tabii gözümüz üzerinde olacak. Ayşe ‘bebek o ‘ demişti, sürekli ilgileneceksin 🙂 Elektirikli fırında ise önceden ısıtılmış fırında , 200 derecede yaklaşık yarım saat.
Afiyet olsun!
ekmek3
(*)Ayşenin Yazısı:
http://www.hthayat.com/yazarlar/ayse-dirikman/1026746-ormanin-cagrisi

İlk Atölyem- Canım Atölyem

ışılx ‘Arılar, Zeytin Ağaçları ve İnekler üzerine’ bir atölye… YAŞÖM’den Sam bir gün bana dedi ki :
‘Işıl, çiftlik ziyaretlerini, deneyimlerini paylaştığın bir atölye yapsan ne güzel olur.’
İşte böyle başladı atölye fikri. Bir kaç gün sonra duyurusunu yaptık ve beni de tatlı bir telaş aldı. Düşündüm ki, benim yapacağım atölye günümüzde yapılan popüler atölyelerden farklı. Bir ‘hikaye anlatma atölyesi ‘ değil, ‘el işi atölyesi ‘ değil, ‘permakültür atölyesi ‘ değil…Bir garip gezginim. Gelmek isteyen olur muydu acaba?Hemen albümlerimi karıştırdım, fotoğrafları düzenledim, yolculukları sanki yeniden yaşamış gibi oldum.
atölye sonunda Atölyeye gelince… 15 kişiden oluşan ne tatlı bir topluluktu! Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Öğretmenliği özlemiş olabilirim, anlattıkça anlattım . Ekim 2013 ‘ten günümüze kadar ekolojik çiftliklerde ve gençlik kamplarında yaptığım çalışmaları. Gönüllülük yaptığım on farklı yerleşkeden bahsettim. Başrolde bazen arılar, bazen bir şahin vardı. Ama her zaman zeytin ağacı… ‘Yolculuk başlasın’ diye kulağıma fısıldayan zeytin ağacı hemen hemen her gittiğim yerde karşıma çıkmıştı.bak Ben anlattım, sonra sorular geldi. Bazı katılımcılar kendi deneyimlerini paylaştı. Atölyeden sonra hissettim ki ‘Her şey paylaştıkça güzel ‘ . Blogumda yazıyorum ama anlatmanın farklı bir tadı varmış. Ne mutlu ki atölyeye ilgi gösterenler fazlaydı, hatta alan sınırlı olduğu için katılmak isteyen herkesi kabul edememişler. Gönül ister ki, bir dahaki sefere kişi sınırlaması olmadan hep beraber sohbet edelim, paylaşalım. Bu güzel atölye için YAŞÖM’e ve katılımcılara çok teşekkür ederim.
Yeni, birbirinden güzel hikayelerimiz olsun 🙂

Oyuna Devam !

Çandır köyünde, yeni doğan kuzu ve annesiBu bir ‘oyun’ yazısı. Aysu bana ilham verdi. ‘Yazın’ dedi, ‘Yazın, anlatın, bulalım birbirimizi!’
Peki. Başlıyorum. Beni tanıyanlar için ikinci baskı olabilir ama bu bölümü anlatmam gerek. Son bir yıldır gezginim. On yıllık çalışma hayatımı bıraktım, hayatımın  son bir yılı farklı çiftliklerde geçti. Başka bir dünyanın , farklı bir dünyanın mümkün olduğunu gördüm. Gerek bireysel mutluluğum, gerekse dünyayı kurtarma planlarım içinde yeni hayatımı seviyorum. Devam

Debra Roberts İle Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

Debra Roberts İle Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

d1d2d3d4

Debra Roberts , Amerika Ashevillage Arıcılık Enstitüsü’nde tasarımcı ve koordinatör, Bee City USA yönetim kurulu üyesi, The Honeybee Project Kurucusu,arı danışmanı, arıcılık eğitmeni ve yazardır. Türkiye’nin de çeşitli bölgelerinde eğitimler düzenleyen Debra ile doğal arıcılık, arıların yaşamımızdaki önemi, Türkiye’deki bal çeşitleri üzerine konuştuk. Çocuklarımız için arılar niye bu kadar önemli? Arılar ölürse gerçekten insanlığın sonu bu gelir? Arılar ile kadınlar arasında nasıl bir bağ var? Yanıtı Debra ile yaptığım röportajda…

Devam