Yeni Başlayanlar İçin Ekolojik Çiftlikler

Yeni Başlayanlar İçin Ekolojik Çiftlikler

 

 

Bu bir Tatuta yazısı. Üç yıl önce işi bırakmış bir halde, yolculuk yapacağım ama nasıl ve nereden başlasam diye düşünürken Tatuta çiftlikleri yardımıma koştu. Yolculuğum bu çiftliklerle başladı ve yol boyunca pek çok çiftlikte gönüllülük yaptım.

 

Yolculuklarımı blogumda  yazdım ancak Tatuta’nın kendisi üzerine hiç yazı yazmadığımı fark ettim. Bu yazı biraz geç kalmış bir yazı , aslında bir teşekkür yazısı. Özellikle benim gibi aracınız olmadan ve tek olarak yolculuğa çıkacaksanız  ekolojik çiftliklere gitme ve yer bulma konusunda yardım almak için Tatuta‘nın sayfasına göz atmanızı öneriyorum.

Açılımı : Tarım- Turizm-Takas . Tatuta projesi ile Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine gönüllü olarak başvurabiliyor ve çiftlikte çalışabiliyoruz. İlgi ve yeteneğimize göre hangi çiftliğe gideceğimize karar veriyor ve çiftlik sahibi ile iletişim kuruyoruz. Çiftliklerin işgücüne ihtiyacı birbirinden farklılık gösteriyor. Bu yüzden sayfayı detaylı olarak incelemekte fayda var.

Fikir vermesi amacıyla kendi sürecimden bahsetmek istiyorum.Buğday Derneği’nin İstanbul’daki ofisinde gönüllü olarak çalışırken uluslararası bir proje için bir Tatuta çiftliğine gönüllü arandığını duydum.  Çiftlikte gönüllülük yapmak için Hollanda’dan gelecek öğrenciler vardı ve bu süre içinde dil problemi yaşamamaları için çeviri yapacak bir gönüllü aranıyordu. Başvurdum ve kabul edildim!

 

İki hafta boyunca hem kollektif çalışmayı hem de köy yaşamını deneyimledik.   Tarhana öğüttük, nar topladık, nar ekşisi yaptık, zeytin hasadına katıldık. O çiftlikte üç hafta kaldım. İstanbul’a döndüğümde karar vermiştim, yol devam edecekti.

 

 

Mevsimin kış olmasına aldırış etmeden açtım bilgisayarı ve hangi çiftliklere gidebileceğimi araştırmaya başladım. Kendime üç aylık bir süre belirledim.İlk üç çiftliği seçip gideceğim diğer yerlerin spontane olmasına karar verdim. Elimde tablet bilgisayarım da vardı nasıl olsa. Üç ay boyunca inek sağımından gül ekimine, toprak yapılarda çalışmaktan zeytin hasadına kadar pek çok deneyimim oldu. Bu sürede çok değerli insanlarla tanıştım. Yalnız yolculuk yapmanın güzelliğini gördüm, pek çok hikaye biriktirdim. Yerel insanlarla iletişim kurmak için yalnız yolculuk yapmanın çok değerli olduğuna inanıyorum. Aracım yoktu, yalnızdım ama fazla da zorlanmadım. Yol melekleri koruyordu ama Tatuta’nın da hakkını yemeyeyim.

 

 

 

Üç ay bittikten sonra İstanbul’a geldim, ekolojik yaşam yarı zamanlı bir işte  çalışmaya başladım ancak kendi kendime  ‘İstanbul’da yaşamak  istemiyorum’ diye çok tekrar etmiş olmalıyım, o iş devam etmedi  ve yine yollara düştüm. Bir sürü köy, bir sürü topluluk, bir sürü çiftlik.  İki buçuk yıllık bir yolculuk bu, başka bir yazının konusu olsun. Şunu belirteyim ki, kararlılıkla çıktığım ilk üç ay benim için başkadır. O dönemde yeni bir hayatın kapısından adım attığım için, neredeyse karşılaştığım her insan, duyduğum her öykü bana ışık oldu.

Tatuta sistemine geri dönecek olursak; bu çiftliklerde gönüllü olduğum süre içinde;

-Ekolojik yaşam üzerinde farkındalığım arttı. Üretim ve tüketim dengelerini sorguladım. Daha az tüketmeye özen gösterdim. Şehir hayatı ile köy hayatı birbirinden farklı olduğu için ihtiyaçlarım da farklılık gösteriyordu. Örneğin, kıyafet alma ihtiyacım yoktu. Üç ay boyunca atmış litre sırt çantası ile çok az tüketerek yaşama denemelerim oldu.

-Yerel tohumlarla tanıştım. Atalık tohum, hibrit tohum ve GDO ne demektir bunlar üzerinde  kafa yordum ve şehirlerde tükettiğimiz gıdanın doğallığını sorgulamaya başladım.

-Şehirden köye göçen ailelerle tanıştım. Nasıl bir üretim modelleri olduğunu, kendilerine nasıl bir yaşam oluşturduklarını gözlemledim, deneyimlerinden faydalandım.

-Kuşaklardır köyde yaşayan ailelerle tanıştım ve üretim biçimlerini gözlemledim.

-Hayvanlarla, bitkilerle ve ağaçlarla iletişimim daha da güçlendi. Bu, sanki sağ yerine sol elle yazmak gibi bir duygu. Beynimin başka bir tarafının çalıştığını hissediyorum.

-Doğa ile uyumlu yaşam biçimlerini (toprak yapılar, kompost yapma, topluluk oluşturma) gözlemleme şansım oldu.Özetle söylemek gerekirse, Tatuta yola çıkmak için güzel bir sistem. Benim kendi yolculuğumda yani hayatımda yaptığım büyük değişiklikte önemli öğelerden biridir.   Eğer içinizde bilmek, anlamak, görmek  bir taraf  varsa yola çıkın çok beklemeden . Zamanına siz karar verirsiniz, ne kadar süreceğine, ister üç ay, ister üç yıl.Şundan eminim ki, benim gibi doğal yaşamı keşfetmek isteyenler için şimdi eskiye oranla gidilecek daha fazla kapı ve  destekleyen çok fazla oluşum var. Ne mutlu!

Haziran 2016

Yaşasın Okul Bahçeleri!

İstanbul’dayım. Bu yapsam da elim toprağa değse diye düşünürken, birden gençlerle çalışmayı çok özlediğimi fark ediyorum. Peki, hem gençlerle hem de toprakla çalışabileceğim yer neresi? Tabii ki okul bahçeleri!
Okulda bir bahçe yapma fikrini Buğday Derneği’ndeki arkadaşlara söylediğimde, beni kendilerine bu iş için başvuran bir okula yönlendiriyorlar: Selçuk Kız Meslek Lisesi. Aşçılık bölümünde okuyan öğrenciler tüketecekleri sebzelerin büyüme süreçlerini görmek için bir bahçe yapmak istemiş. Öğretmenleri Hacer Hoca Buğday Derneği’nden okulda bir bahçe uygulaması hakkında yardım istemiş. Niyetim doğrultusunda ben de yazışmalara dahil oldum ve tatlı sürecimiz böylece başladı.

Birkaç gün önceden araziye bakmaya gittim ve Hacer Hoca ile tanıştım. Onunla okulun hangi bölgesinde bahçe uygulaması yapabileceğimizi tespit ettik . Belediye daha önce okula gübreli toprak getirmiş ve okulun bir bölümünde daha önce ekim- dikim çalışmaları yapılmış. Çalışmamız için belediyeden ek toprak almaya karar verdik ve çalışma plan hazırladık: Eni bir, boyu iki metre olan ahşaptan bir yükseltilmiş yatak yaparak içine domates, biber, salatalık, patlıcan fideleri ekecektik.

Çalışma günü okula gittiğimde ilk önce sınıfta bir sunum yaparak kendi gezginlik hallerimi, çalıştığım çiftlikleri, gıda ile bağ kurmanın benim için değerini, yerel tohumların önemini anlattım. İkinci kısımda küreği kazmayı elimize alarak uygulamaya giriştik. Okulun görevlisi Cemal Abi bizim için yükseltilmiş yatakları hazırlamıştı. Biz de içini toprakla doldurduk ve fideler için alan hazırladık. Öğrencilerin motivasyonundan çok etkilendim , bütün öğrencilerin eli toprağa değdi diyebilirim. Yatakları toprakla doldurma işi bittikten sonra domates, biber, salatalık, kabak fidelerini toprağa ektik ve can suyu verdik.

Günün sürprizi ise anaokulu öğrencilerinin bizi ziyaret etmesi idi. Meraklı gözler ve minik eller ile de çalıştık. Dernekten aldığımız kabak tohumlarını viyollere ektik ve suladık. Her gün sulayacaklarına dair bana söz verdiler. Böylece toprak – gençler ve çocuklarla çalışma hayalimin üçüncü halkası da tamamlanmış oldu hem de bir gün içinde.

 

 

On beş gün sonra okula ziyarete gittiğimde, büyümüş fidelerin yanında beni bir sürpriz bekliyordu. Öğrenciler okullarının duvarına ‘Okul Bahçemiz’ köşesi yapmışlar ve fotoğraflarla sürecimizi anlatmışlar. Çok duygulandım, elbette hemen fotoğraf çektirdik birlikte  Domateslerin, biberlerin ve kabakların hasat zamanında bir araya gelmek için sözleştik.
Öğrencilerle okul bahçesi yapmak benim için çok keyifli oldu. Yolculuğumun bana öğrettiği en değerli şeylerden birisi ‘Tohum ile, gıda ile bağlantı kur’ Portakal topladığım bahçelerden, zeytin hasadımızdan, arılarla olan arkadaşlığımdan öğrendiğim bir bilgi bu. Ne mutlu şimdi bunu gençlerle ve çocuklarla paylaştım. Okul bahçelerimizin devamı gelsin!

Mayıs,2016

 

Kent Kovanları

debra1

Amerika’daki Asheville Balarısı Araştırma Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve doğal arıcılık eğitmeni Debra Roberts, Yeryüzü Derneği’nin Kent Kovanları Projesi kapsamında İstanbul’da bir günlük bir seminer verdi. Seminer üzerine daha ayrıntılı yazacağım, şimdilik sadece konu başlıklarını derledim. Debra seminer boyunca;
-Yaptıkları kent arıcılığı uygulamalarını ve şehirlerinin Amerika’nın ‘ilk arı şehri’ seçilmesini,
– Kent arıcısının içinde bulunduğu sosyal çevre ile iyi ilişkiler kurmasının önemini,
-Arılara karşı insanlarda bulunan önyargılı tutuma karşı yapılabilecek çalışmaları,
– Kovanları koyacak yeri seçerken dikkat edilecek hususları,
-Arılar için suyun anlamını
-Top bar tarzı, kara kovan ve dikdörtgen çerçeveli kovanların karşılaştırılmasını; her birinin dezavantajları ve avantajlarını
– Türkiye’de ve dünyada arıcılık uygulamalarını anlattı.

DSC_0154debra2

Debra’dan bir çok teorik bilgi aldım ama beni en çok etkileyen şey arılara olan sevgisi. O, arılara insansı özellikler yüklüyor ve onları ticari bir meta olarak görmüyor. Arıcılık ticari olarak yapılsa da yapılmasa da arılara karşı duyarlılığın önemini vurguluyor. Debra ile ilk kez 2014 yılında Bodrum’da tanışmıştım. İlk kez ondan duymuştum arılar hakkında araştırma yapmak için arıcı olmanın tek şart olmadığını, arıları öğrenmenin doğaya karşı sorumluluğumuzun bir parçası olduğunu . Yine tekrarladı:
‘Bugün burada olduğunuza göre, doğal arıcılığı önemseyen bir arıcısınız ya da doğal arıcılığı önemseyen bir arıcı olacaksınız ya da doğal arıcılık yapanları destekleyeceksiniz.’
Debra Roberts hakkında daha fazla bilgi için:
http://holybeepress.com/

Çam Balı

12901475_10156698631090023_1495429585548794668_o
Yaprak bitinin özsuyu, arılar tarafından alınmayı bekliyor.

Çam balı nasıl oluşur bilir misiniz?
Arılar, çamın gövdesinde bulunan özsuyunu toplar.
Özsuyu, bir yaprak bitinin salgısından elde edilen bir sıvıdır. Yaprak biti ağacın kabuğunu deler, içindeki özlü kısmı yer ve şeker salgılar. Bu şeker yaprak bitlerinin vücudundan bala benzeyen damlalar gibi çıkar ve bunlara özsuyu denir. Arılar özsuyunu çiçeklerin nektarını aldıkları gibi alır ve bala dönüştürürler.
Başlangıçta özsuyunun yüzde ellisi sıvıdır ama bu haliyle kalırsa köpürür ve ekşir. Arılar kovanda muazzam bir çalışma ile bu oranı yüzde on yedilere indirirler ve öz suyu çam balı haline gelir.

Daha fazla bilgi için: Debra Roberts ile Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

*Fotoğraf: Kızlan Köyü- Datça

Çoban

 

1Zamanın birinde, hem içimizdeki hem de dışımızdaki bir zamanda, yüksek kayalıklarda keçileriyle birlikte bir çoban yaşarmış. Kayalar oldukça sarpmış, kararlılıkla tırmanırsanız buluta bile ulaşabilirmişsiniz. Bir tarafta deniz, bir tarafta yüksek tepeler , bir tarafta keçiler günler böyle geçip gidermiş. Günlerden bir gün çobanın yanına ziyaretçiler gelmiş…

O ziyaretçilerden biri benim. ‘Bakın şu tepede yaşayan bir çoban varmış’ sözünü duyduktan itibaren tepeye erişmek için güçlü bir istek duydum. Üniversite zamanlarımda ‘Çok yüksek , çok zor’ diye kayalardan kaçardım da şimdi ne oldu bilmiyorum. İnzivada olmaya mı, çobanlığın büyüsüne mi, keçilerin güzelliğine mi, neye kapıldıysam artık, başladım tırmanmaya. Hem çok zor, hem de çok kolay bir tırmanıştan sonra, çobanın yanına varabildik.

 

 

2

Çoban Özgür- ya da Özgür Çoban- uzun yıllar turizm sektöründe çalıştıktan sonra, sigortası ödenmediği için işi bırakarak çobanlığa başlamış. 150 keçiye bakarmış, hepsi kendisine ait değil. Geçimini dağlardan kekik ve adaçayı toplayarak sağlarmış.

‘Bu işler zor, göründüğü gibi kolay değil’ diyor. ‘Yüz genci topla, onu durmaz burada. Sen bu tepeyi on adımda çıkarsın, ben üç adımda çıkıp keçileri kıstırıveririm, toplarım. Bu keçilerin kimisi yüksek tepeye gidiyor, kimisi kaya altlarına.
-‘Satıyor musun peki keçileri?’ diye soruyoruz.
Yüzü hüzünleniyor, belli ki satmak zorunda kalmış.
-‘ Motosiklet lazımdı . Ondan bundan para isteyeceğime, adaçayından kazandıklarım yetmedi, dört tane oğlak satıverdim.’
Özgür Abi, oldukça hoşsohbet. Açıkçası yanına giderken biraz korkmuştum, ya bize ‘ Burada ne işiniz var?’, derse diye . Hiç düşündüğüm gibi değil.
Keçiler ne zaman doğurur, nasıl gelişir, detaylarıyla anlatıyor bize.

4

-‘Yaz oğlağı kısa boylu olur, büyümez. Tekenin güzel olması lazım. Yirmi kiloluk tekenin oğlağı çıkar bir kilo, kırk kiloluk tekenin oğlağı çıkar iki kilo’

Hayvanların korunduğu çatı kısmına geçiyoruz sonra. Bu bölge iki ay şiddetli yağmur alırmış ve daha sağlam bir barınak gerekiyormuş şimdi. Nasıl özenle anlatıyor, bir yandan ağılı temizlerken bir yandan da çatıyı yapacağı malzemeleri söylüyor.

Mağarada değilmiş sürekli, akşamları motoru ile evine gidiyormuş. ‘-Evde de iki keçim var benim onlara bakıyorum. Hassaslar biraz , ot kırpıyorum onlara, besleyiveriyorum….Ben kırk iki yaşındayım, emekli olunca çobanlığı bırakacağım’

DSC_0527

 

-‘Peki abi, sonra ne yapacaksın?’ diyorum. Öyle ait geliyor ki bana, o tepelere, gökyüzüne. Hep o fotoğrafın bir parçası gibi…

-‘Sonra’ diyor…  ‘Sonra hayat devam ediyor, soluk çıkana kadar.’

 

Kalbimin Tam Orta Yerinde

orhanlı

Bu aralar yolculuklarımı anlatmaya meylim var. Yazı yazmanın yanı sıra  buluşmaya, konuşmaya , tanışmaya.  İstanbul’da Eylül ayında düzenlediğimiz ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ etkinliğinden sonra, Ekim ayının sonunda  İzmir’de ‘Yolların Gücü Adına’ yı gerçekleştirdik. Bu buluşmalar nereden gelip nereye gittiğimi bana gösteren bir ayna oluyor. Önce ‘Sen bir gezginsin’ diyorum kendime, ‘Anlat yolları , şahinleri ,dağları! Saman evde yaşamanın keyfinden bahset,  kovandaki arıların çalışkanlığından, hüzünlü eşekleri güldürme çalışmalarından, kendi hayatında yaptığın devrimden,  ekmek, sabun ,peynir denemelerinden , ateş yakmayı öğrenince çocuklar gibi şen olmandan .’ Ah ne çok şey var anlatacak! Çobanlık denemelerimden mi bahsetsem, hıdrellezde çiğ taneleri peşinde , yoğurt mayalama çabamızdan mı? Peki, esas soru şu : Bütün bunların yanında tam kalbimin orta yerinde ne oluyor?

Bir süredir neden yazdığımı ve neden paylaştığımı , anlattığımı soruyorum kendime. Köyde, daha önce hiç alışık olmadığım bir yaşam üzerine malumat verme, yola çıkma üzerine cesaret belki. Peki sadece bu mu? Yazdıklarım sadece gezi yazısı mı? Ben  bunları düşünürken , dün akşam cevap geldi. Söz, bloğumda yazdığım gezginlik hikayelerimden başka bir yere gitti. İyi ki gitti. Ben istedim bunu. Söz, para kazanamadığı için köylerini bırakıp şehre yerleşmek zorunda gençlere, terk edilen köylere, toprağa yabancılaşmamıza, hayvanlarla bağımızın nasıl koparıldığına gitti.  Sahi, köylerdeki  sandığında  tohumları saklayan Ayşe Teyze’ye ulaşabilir miyiz? azize sunumGDO’suz, hibrit olmayan tohumları bulmanın yolu ne? Endüstriyel üretim yapmayan, ilaç kullanmayan dürüst üreticiye nasıl ulaşırız peki? Endüstriyel hayvancılığın önüne geçilebilir mi? Dışarıdan Holstein inekler ithal etmek yerine yerli  ırkı teşvik etmek mümkün değil mi? Tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştiririz? Sütü marketten almak yerine, meralarda ineklerini otlatan Celal Amca’dan alsak ya? Ayrıca topluluk destekli tarım gruplarını, gıda topluluklarını konuştuk, doğal gıdaya ulaşmak için hangi ağların kurulabileceğinden, şehirde nelerin yapılabileceğinden.  Tohum takas ağlarından ,kent bahçeciliği projelerinden, sivil toplulukların şehirde verdikleri eğitimlerden bahsettik.

Şimdi iyi hissediyorum. Azize Kafe’de  yaklaşık otuz  kişilik bir grupla bütün bunları konuşabildiğimiz , konuşmaya alan bulabildiğimiz, neler yapabileceğine dair düşündüğümüz için. Doğanın sezgisel bilgisine ulaşmaya çalışırken, üretim süreçlerini de sorguladığımız bir alan bu. Bir bütünün içinde hissediyorum. Hayat devam ediyor, yol devam ediyor, her şey iyiye doğru dönüşüyor. Çok mu iyimserim ? Sanmam. İzmirdeki meleklerime şükran, hem yol meleklerime, hem yerleşik olanlara. Bu buluşmada bize kapılarını açan Azize Kafe’ye, dinlemeye gelenlere,  tanıdıklarıma ve henüz tanışmadıklarıma şükran.

*Fotoğraf, Seferihisar Orhanlı Köyü’nden

Blogumun Adı 'Hayat Günesin Altında Bir Oyun' Simdi Bir Etkinlige Dönüşüyor :)

nöbetçi son

Ne zamandır iki yıllık yolculuğumu özetleyen bir etkinlik yapmayı planlıyordum, dostlarla, yola çıkmayı planlayıp da cesaret (!) edemeyenlerle, konuşalım, paylaşalım niyetiyle. ‘Hikayelerini dinlemek istiyoruz’ diyen pek sevgili arkadaşlarıma anlatamıyorum, İstanbul’a gelince bir araya gelemiyoruz diye üzülüyordum. Dilerim ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ buna vesile olur, yazılarımı birleştirdiği gibi bizi de birleştirir.

Etkinliğin Facebook’taki metni şöyle:

Türkiye’deki ekolojik çiftlik ziyaretlerine ilk başladığımda yazı yazmam ve oralarda neler olup bittiğini anlatmam yönünde arkadaşlarım talepte bulunuyordu. Paylaşmak güzeldir, benim gibi gezgin olan sevgili arkadaşım Rüzgar Yolgezer blog açmama yardım etti ve ben yazmaya başladım. Az gittim uz gittim, çoğunlukla da yazdım. Blogumun ismini Pavese’nin bir cümlesinden esinlenmiştim: ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’* Kalbimin çağırdığı yerlere gittim, çoğu kez oyun gibi yaşadım, yazmak da pek keyifli oldu, sıra geldi söze. Güneşin altında keşfettiğim oyunlar ‘beni anlat’ diye kulağıma fısıldıyor. Zaman geçiyor, oyunlar hikayeye dönüşüyor, ben de bir hikaye anlatıcısına. Şimdi İstanbul’da bir eylül akşamında sizi hikayelerimi dinlemeye davet ediyorum, ne dersiniz?

*‘Tüm yaşam’, diye düşünüyorum böylesi sabahlarda, ‘tüm yaşam güneş altında bir oyun’

Işıl Kayagül, 2013 yılı yazında eğitimci kariyerini bırakarak gezginlik kariyerine başladı. Marmara- Ege- Akdeniz bölgelerinde çiftliklerden başlayarak köydeki aileleri ve şehirden göçen toplulukları ziyaret etti, gönüllülük yaptı. İki yıl boyunca zeytinden bal hasadına, saman ev yapımından inek sağmaya kadar farklı deneyimler kazandı. Yol bu belli mi olur? Bir bakmış masal diyarında, Şahmaran’ın yanında ; bir bakmış Çamtepe’de haikular dünyasında. Blog yazıyor, fotoğraf çekiyor, hikaye anlatmayı seviyor. Başka Bir Dünya’nın mümkün olduğuna inanmış durumda . İlerleyen dönemlerde topraktan doğrudan üretmeye, daha çok şarkı söylemeye ve dans etmeye niyet ediyor.
Bu etkinlik armağan ekonomisine dayanıyor. Katılım için herhangi bir ücret belirlenmedi, bir armağan kutumuz olacak ve gönlünüzden geçen miktarın tamamı destek çağrısı yapan Nöbetçi Kültür Kafe ye bırakılacak.

Nöbetçi Kafe:

Şair Nedim cad. Çatal Mektep sok 2/1c, 34000 Beşiktaş, İstanbul
Tel:0212 2272818
3 Eylül Perşembe 20.00-22.00
Bekleriz 🙂

Köyde Hayat

ben

Rekorumu kırdım pasta isterim! Bir köyde yer değiştirmeden bir aydır yaşıyorum. Hani hep giderdim de bir hafta – on beş gün kalır yer değiştirirdim. Bir toprak üzerinde bir aydan fazla kalınca, toprak bana ben de toprağa alıştım zannımca.
Köyde hayat güzel. Burası Kadıköy, bir dağ köyü. Kışın beş, yazın on hane oluyormuş. Eskiden atmış hane kadarmış ama iş için gençler ilçeye çalışmaya gitmiş. Köy şimdi yaşlılardan oluşuyor. Dağ köyleri sahildekilere benzemezmiş, gidince anladım. Burada an geliyor bulut ile aynı hizada oluyoruz , an geliyor güneş oluyor, an geliyor yağmur. Dağ köyleri böyle olurmuş. Sekiz yüz rakımda aşağısı sıcakken burada bir deli esinti. Buraya geldiğimden beri fasulye, maydanoz, semizotu, domates ektim. Bahçe işlerinin yanı sıra ev işleri de var. Ev işleri derken, çamaşır bulaşık değil kastım. Şöyle toprağı bir güzel eleyip, içine saman katmak, kum katmak, bahçedeki küvette bir güzel şerbet yapmak, evin duvarları sıvamak mesela. E bizim ev topraktan tabii . Topraktan ve samandan. Geçen gün köyde yeni yapacağımız tuvalet ve banyo için saman ararken şöyle bir diyalog yaşandı:
-‘Biz saman arıyoruz, iyi saman nerden bulabiliriz?’ deyince
-‘Hayvanlar onu sevmez, bundan alın’ diyen amcaya
-‘Hayvan için değil, ev yapmak için arıyoruz’
-‘……..’
Köyde hayat, gerçekten başka. Burada aklım başka türlü çalışıyor mesela. Şehirdeki gibi her şey elimin altında değil. Bir köyde yaşayınca, çalışma saatleri bitince mesai bitmiyor.
Yıkanmak için soba nasıl yakılır, yemek pratik olarak nasıl yapılır, bulaşıklar kül suyuyla mı arap sabunu ile mi yıkamalı? soruları kafamda dolanıp duruyor. Bir köyden diğerine kuzine getirdik.Kül suyu çıkardık, yarın deneyeceğiz. Teresa bize evde diş macunu yapmayı gösterdi ve kullanıyoruz. Ektiğimiz sebzelerin yapraklarını zararlı böceklere karşı korumak için doğal ilaç hazırladım, bence işe yarıyor. Kompost hazırlıyoruz mesela, belirli aralıklarla döndürüyoruz, birkaç güne hazır olacak ve ektiğimiz alanlarda kullanabileceğiz. Kuş sesi ile uyanıyoruz, kuş günün her saati bize eşlik ediyor- sabah altıdaki kuş başka, gece üçteki kuş başka. Gece kuşu bir ötüyor ki, sanırsınız elektronik müzik  Burada bir köyden bir köye gitmek için yarım saat yürüyoruz, gündüz bulut , gece yıldız manzarası eşliğinde. Dolunay buradan başka türlü bakıyor bize. Bırakmak istediklerimiz, dolunayın önünden süzülen bulutlarla uzaklaşıyorlar.
Yerleşik olmak, gezgin olmaktan farklı. Her gün aynı manzaraya uyanıyorum , ama ne manzara! Hiç aynı değil ki! Bazen sis bulutunun ortasında, bazen günlük güneşlik! Bazen arkadaşlar arasında, bazen yapayalnız. Toprağa bakıyorum , toprak değişiyor, günden güne fark ettiğim ve fark etmediğim şekilde farklılaşıyor. Bitkiler değişiyor, ektiğim fasulyeler büyüyor, iki gün önce ektiğimiz semizotları yeşeriyor, enginarlar açıyor, pek mutlu oluyorum. Sonra bizim evin önünden sürüsüyle geçen çoban geliyor yanımıza sigara istemek için. Bu köyde arıcılık yapan yok, arıları özledim . Diğer köydeki Mustafa Amca’nın yanına gitmeliyim, onları görmek için. Mustafa Amca, kendisine şifa olsun diye arıcılığa başlamış ve o günden beri arılardan kopamamış. Onunla ilk arılara baktığımız günü hatırlıyorum. Bana çerçeveyi uzatmıştı, ‘Şunu bir tut!’ diye. O an bir anne olduğumu ve elimde binlerce bebek tuttuğumu hissetmiştim.
Bütün bunlara ek olarak, telefonum bozuldu. Bu bana bir mesaj olabilir mi? ‘Doğanın içinde instegrama, facebooka ,watsap a ihtiyaç yok ışıl, bak sadece’ Yazımı burada tanıştığım Teresa’nın Türkçe yazdığı şiir ile bitiriyorum. Burada olup şair olmamak biraz zor:
Bugün mavidir dağlar
Aşağıda vadide beyaz pamuk gibi bulutlar var
Süzülen uçan dağ, koyunlar gibi.