Çam Balı

12901475_10156698631090023_1495429585548794668_o
Yaprak bitinin özsuyu, arılar tarafından alınmayı bekliyor.

Çam balı nasıl oluşur bilir misiniz?
Arılar, çamın gövdesinde bulunan özsuyunu toplar.
Özsuyu, bir yaprak bitinin salgısından elde edilen bir sıvıdır. Yaprak biti ağacın kabuğunu deler, içindeki özlü kısmı yer ve şeker salgılar. Bu şeker yaprak bitlerinin vücudundan bala benzeyen damlalar gibi çıkar ve bunlara özsuyu denir. Arılar özsuyunu çiçeklerin nektarını aldıkları gibi alır ve bala dönüştürürler.
Başlangıçta özsuyunun yüzde ellisi sıvıdır ama bu haliyle kalırsa köpürür ve ekşir. Arılar kovanda muazzam bir çalışma ile bu oranı yüzde on yedilere indirirler ve öz suyu çam balı haline gelir.

Daha fazla bilgi için: Debra Roberts ile Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

*Fotoğraf: Kızlan Köyü- Datça

Görebilir Misin İçimin Rengini?

Görünürlük üzerine bir buluşma ne zamandır içimde yankılanıyordu. ‘Çember’ ya da ‘council’ ya da ‘meclis’.Ankara Yaşam Çemberi‘nde ‘En son ne zaman görüldüğünü hissettin? sorusu beni bayağı sarsmıştı ve kendime sorup duruyordum. Bir kaç gün sonra  Güneybatı toplaşmamızda Fethiye’de- gezginim ya ben, koordinat değiştiriyorum sürekli- Nalan’a bir buluşma düzenleyelim dediğimde buluştuk , konuştuk ve şaşırarak gördüm ki Nalan’ın kendi sitesinde ilk yazdığı yazı görünürlük üzerineymiş .Karşılaşmamız bir tesadüf mü?

12773247_10153981832392445_1227617437_o
Çember, kalpten dinleme ve konuşma üzerine birbirimizin alanlarını gözeterek gerçekleştirdiğimiz bir buluşma.

 

Hazırlıklara başladık, çağrımızı yaptık ve çemberi gerçekleştirdik. Dün görünür olmak isteyen ne varsa su yüzüne çıktı, vakti gelmeyenler, biraz daha demlenmek için bekledi.

939396_10153981832602445_1745323268_o12842466_10153981832237445_518341055_o

İyi hissediyorum, içimdekileri duyan, beni yargılamadan dinleyen, göz göze diz dize oturduğum canlar var. Alanım ve zamanım var. Hele ki şu hızlı İstanbul’un içinde. Dilerim ki, bu bir başlangıç olsun. Bu yazı da fiziksel ya da manevi olarak yanımızda olanlara uçsun <3

*Fotoğraflar için Burcu Ceylan’a teşekkürler 

Anlatıcının Renkleri

şifa1

Geçtiğimiz hafta sonu Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı merkezi tarafından düzenlenen Jessica Wilson ile Masallarla Şifa eğitimine katıldım. Bendeniz anlatıcının yolunda ilerlemekle birlikte ne daha önce masal anlatıcılığı eğitimi almış ne de konu ile ilgili atölyelere katılmıştım. Zaman zaman kendi yolculuğumu zaman zaman ise duyduğum ve okuduğum masalları anlatmaya koyulmuştum. ‘Masallarla Şifa’ meselesi beni cezbetti, içimdeki gizli şifacı bu eğitime gitmek istedi ve Jessica ile masal yolculuğumuz başladı.

Devam

Armağanlarım ve Ben

GiftivalHeader

Bu yazının büyük bir kısmı otobüste yazıldı. Yolculuğum boyunca birkaç kez yol paylaşım sitelerini, birkaç kez de otostop kullansam da , şu anda ‘konfor’ alanımın içinde otobüsteyim. Otostop zaten kalabalık olunca güzel. Geçen ay arkadaşlarımla ilk defa bir tır otostopu yapmıştım . Bizimle yolunu paylaşan tırcı Ramazan Abi hem hoş sohbet hem de eli açıktı, yol molasında bize yemek ısmarladı durdu. Ne armağan ama! Bir de hani derler ya, ‘Allah fukara kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir , sonra da buldurur’ diye. Geçen ay otostop yaptığım bir arabada lap topumu unutup, sonra aynı gün içinde buldum. Bu yazıda yol esnasında bana gelen armağanlardan bahsetmek istiyorum.

Devam

Çoban

 

1Zamanın birinde, hem içimizdeki hem de dışımızdaki bir zamanda, yüksek kayalıklarda keçileriyle birlikte bir çoban yaşarmış. Kayalar oldukça sarpmış, kararlılıkla tırmanırsanız buluta bile ulaşabilirmişsiniz. Bir tarafta deniz, bir tarafta yüksek tepeler , bir tarafta keçiler günler böyle geçip gidermiş. Günlerden bir gün çobanın yanına ziyaretçiler gelmiş…

O ziyaretçilerden biri benim. ‘Bakın şu tepede yaşayan bir çoban varmış’ sözünü duyduktan itibaren tepeye erişmek için güçlü bir istek duydum. Üniversite zamanlarımda ‘Çok yüksek , çok zor’ diye kayalardan kaçardım da şimdi ne oldu bilmiyorum. İnzivada olmaya mı, çobanlığın büyüsüne mi, keçilerin güzelliğine mi, neye kapıldıysam artık, başladım tırmanmaya. Hem çok zor, hem de çok kolay bir tırmanıştan sonra, çobanın yanına varabildik.

 

 

2

Çoban Özgür- ya da Özgür Çoban- uzun yıllar turizm sektöründe çalıştıktan sonra, sigortası ödenmediği için işi bırakarak çobanlığa başlamış. 150 keçiye bakarmış, hepsi kendisine ait değil. Geçimini dağlardan kekik ve adaçayı toplayarak sağlarmış.

‘Bu işler zor, göründüğü gibi kolay değil’ diyor. ‘Yüz genci topla, onu durmaz burada. Sen bu tepeyi on adımda çıkarsın, ben üç adımda çıkıp keçileri kıstırıveririm, toplarım. Bu keçilerin kimisi yüksek tepeye gidiyor, kimisi kaya altlarına.
-‘Satıyor musun peki keçileri?’ diye soruyoruz.
Yüzü hüzünleniyor, belli ki satmak zorunda kalmış.
-‘ Motosiklet lazımdı . Ondan bundan para isteyeceğime, adaçayından kazandıklarım yetmedi, dört tane oğlak satıverdim.’
Özgür Abi, oldukça hoşsohbet. Açıkçası yanına giderken biraz korkmuştum, ya bize ‘ Burada ne işiniz var?’, derse diye . Hiç düşündüğüm gibi değil.
Keçiler ne zaman doğurur, nasıl gelişir, detaylarıyla anlatıyor bize.

4

-‘Yaz oğlağı kısa boylu olur, büyümez. Tekenin güzel olması lazım. Yirmi kiloluk tekenin oğlağı çıkar bir kilo, kırk kiloluk tekenin oğlağı çıkar iki kilo’

Hayvanların korunduğu çatı kısmına geçiyoruz sonra. Bu bölge iki ay şiddetli yağmur alırmış ve daha sağlam bir barınak gerekiyormuş şimdi. Nasıl özenle anlatıyor, bir yandan ağılı temizlerken bir yandan da çatıyı yapacağı malzemeleri söylüyor.

Mağarada değilmiş sürekli, akşamları motoru ile evine gidiyormuş. ‘-Evde de iki keçim var benim onlara bakıyorum. Hassaslar biraz , ot kırpıyorum onlara, besleyiveriyorum….Ben kırk iki yaşındayım, emekli olunca çobanlığı bırakacağım’

DSC_0527

 

-‘Peki abi, sonra ne yapacaksın?’ diyorum. Öyle ait geliyor ki bana, o tepelere, gökyüzüne. Hep o fotoğrafın bir parçası gibi…

-‘Sonra’ diyor…  ‘Sonra hayat devam ediyor, soluk çıkana kadar.’

 

Kalbimin Tam Orta Yerinde

orhanlı

Bu aralar yolculuklarımı anlatmaya meylim var. Yazı yazmanın yanı sıra  buluşmaya, konuşmaya , tanışmaya.  İstanbul’da Eylül ayında düzenlediğimiz ‘Hayat Güneşin Altında Bir Oyun’ etkinliğinden sonra, Ekim ayının sonunda  İzmir’de ‘Yolların Gücü Adına’ yı gerçekleştirdik. Bu buluşmalar nereden gelip nereye gittiğimi bana gösteren bir ayna oluyor. Önce ‘Sen bir gezginsin’ diyorum kendime, ‘Anlat yolları , şahinleri ,dağları! Saman evde yaşamanın keyfinden bahset,  kovandaki arıların çalışkanlığından, hüzünlü eşekleri güldürme çalışmalarından, kendi hayatında yaptığın devrimden,  ekmek, sabun ,peynir denemelerinden , ateş yakmayı öğrenince çocuklar gibi şen olmandan .’ Ah ne çok şey var anlatacak! Çobanlık denemelerimden mi bahsetsem, hıdrellezde çiğ taneleri peşinde , yoğurt mayalama çabamızdan mı? Peki, esas soru şu : Bütün bunların yanında tam kalbimin orta yerinde ne oluyor?

Bir süredir neden yazdığımı ve neden paylaştığımı , anlattığımı soruyorum kendime. Köyde, daha önce hiç alışık olmadığım bir yaşam üzerine malumat verme, yola çıkma üzerine cesaret belki. Peki sadece bu mu? Yazdıklarım sadece gezi yazısı mı? Ben  bunları düşünürken , dün akşam cevap geldi. Söz, bloğumda yazdığım gezginlik hikayelerimden başka bir yere gitti. İyi ki gitti. Ben istedim bunu. Söz, para kazanamadığı için köylerini bırakıp şehre yerleşmek zorunda gençlere, terk edilen köylere, toprağa yabancılaşmamıza, hayvanlarla bağımızın nasıl koparıldığına gitti.  Sahi, köylerdeki  sandığında  tohumları saklayan Ayşe Teyze’ye ulaşabilir miyiz? azize sunumGDO’suz, hibrit olmayan tohumları bulmanın yolu ne? Endüstriyel üretim yapmayan, ilaç kullanmayan dürüst üreticiye nasıl ulaşırız peki? Endüstriyel hayvancılığın önüne geçilebilir mi? Dışarıdan Holstein inekler ithal etmek yerine yerli  ırkı teşvik etmek mümkün değil mi? Tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştiririz? Sütü marketten almak yerine, meralarda ineklerini otlatan Celal Amca’dan alsak ya? Ayrıca topluluk destekli tarım gruplarını, gıda topluluklarını konuştuk, doğal gıdaya ulaşmak için hangi ağların kurulabileceğinden, şehirde nelerin yapılabileceğinden.  Tohum takas ağlarından ,kent bahçeciliği projelerinden, sivil toplulukların şehirde verdikleri eğitimlerden bahsettik.

Şimdi iyi hissediyorum. Azize Kafe’de  yaklaşık otuz  kişilik bir grupla bütün bunları konuşabildiğimiz , konuşmaya alan bulabildiğimiz, neler yapabileceğine dair düşündüğümüz için. Doğanın sezgisel bilgisine ulaşmaya çalışırken, üretim süreçlerini de sorguladığımız bir alan bu. Bir bütünün içinde hissediyorum. Hayat devam ediyor, yol devam ediyor, her şey iyiye doğru dönüşüyor. Çok mu iyimserim ? Sanmam. İzmirdeki meleklerime şükran, hem yol meleklerime, hem yerleşik olanlara. Bu buluşmada bize kapılarını açan Azize Kafe’ye, dinlemeye gelenlere,  tanıdıklarıma ve henüz tanışmadıklarıma şükran.

*Fotoğraf, Seferihisar Orhanlı Köyü’nden

Aykız Masalı ve Masal Oyunu

full+moon

Nur topu gibi bir ay masalımız oldu!Her şey benim gördüğüm rüyayı can arkadaşım İdil’e anlatmamla başladı. ‘Yazsana’ dedi İdil. İlk başta şaşırdım, hiç rüya yazmamıştım. Önce yazdım, sonra da telefonda İdil’e seslendirdim. Bir zaman sonra, bir saat bile geçmemişti ki, telefonda İdil, masalın ikinci bölümünü yazmış, bana okuyor! Biz çok eğlendik . Bir anda bir masal doğdu, hem şaşkın, hem sevinçliyim 🙂
Masalımız şöyle:
Aykız Masalı:

Ay kız bütün aydınlığıyla görünüyordu şehirden. Herkes hayranlıkla seyrediyordu onu. Önünden geçen bulutlar da ayrı güzeldi. İlerleyen saatlerde biri geldi durdu önünde Aykız’ın. Kız ne kadar, ‘Çekil önümden, ışığımı engelleme’ dese de , karşı taraf kaya gibi sertti.
-‘Bekle biraz, sabır göster.’ diyordu. ‘Burası benim yerim, şimdi burada duracağım, zamanı gelince de gideceğim.’
Ay kız ışığını gösteremiyordu kimseye.
_’Tamam, madem öyle bekleyeceğim o zaman.’
Diyordu demesine de, karanlıktan hoşlanmıyordu, şu karanlık geçse, ışısa yine tekrardan, bir an önce, olmaz mıydı?’
Karşısındaki bunu duydu, ‘Bekle, daha vakit var’dedi.
Korkmadı, kabul etti. Yüzeyine düşen gölgelere kızmadı. Gölgelerin bir bir üzerinden geçmesini seyretti.
-‘Peki’ dedi, ‘Şimdi beni kapatabilirsin, arınmam için bu gerekliyse, sabrediyorum ama sonra çekileceksin ve ben ışımaya devam edeceğim’
Ay kızın önünde durmasına izin verdigini duyan gölge rahatladı. Beraberinde getirdiği aslında daha cok gölge vardı ama çekindiğinden saklıyordu onları. Heybesinden diger gölgeleri de çıkardı. Bir bir dizdi ay kızın tam karşısına.
Karanlık daha da koyulaştı ve ay kızın ışığı neredeyse görünmez oldu.
Ay kız boğulur gibiydi, varlığını ışığı yansıtmasına borçluydu. Ama gölgenin sözlerine güvendi ve sabretti.
Günler, aylar geçti gölge ay kızın önünden ayrılmadı, sanki bir şeyler ister gibiydi.
Cesaretini toplayıp karşısındakine tekrar sormaya karar verdi Ay kız.
‘Hey Gölge! ne kadar daha önümde duracaksın? Gitgide soluyorum, güçten düştüğümü görüyorsun. Lütfen bana merhamet et.’
‘Bir şartla çekilirim!’ dedi gölge, ‘bana tüm şefkatin ve sevginle sarılırsan eğer bir daha ışığını kapatmayacağım’
Bunu duyan ay kız şaşırdı, daha önce kimseye hele bir gölgeye sarılmamıştı. Korkmasıyla birlikte gölge daha da büyüdü ve ay kız daha da güçten düştü. Kaybedecek birşeyi kalmamıştı artık Ay kızın. Böylece önünde duran ve kendisinden daha büyük gözüken gölgeye tüm şefkatiyle sarıldı.
Gölgeden tek bir kelime duyuldu, küçülürken.
-‘Teşekkürler’
O gece bir oldular ay kızla gölge. ve sonraki gecelerde de…
Aykız ve gölge birleşip göğe yükseldiler, birlikte sarmaş dolaş olup gökteki aya dönüştüler.
……..
Bu masalı hemen facebooktaki grubumuzla paylaştık ve oyunların devamına niyet ettik. Eğer sizin de kalbinize fısıldayan bir masal varsa,bir arkadaşınızla ortak masal yazmak istiyorsanız, ya da bizim gibi rüyayı masala çevirenlerdenseniz, buyrunuz oyuna 🙂
Facebook sayfamız:
https://www.facebook.com/groups/1199859216709230/?fref=ts

Sevgilerimle…