Çandır’ın Güzelliği

Kaunos'tan Evvel zaman içinde, bir nehrin ötesinde çoğu kişinin bilmediği, içinde güzel kalpli insanların yaşadığı bir köy varmış. Bu köyü herkes bilmezmiş , köy de zaten herkese kendini göstermezmiş. Şehre gelen turistler, Dalyan’ı kral mezarlarını, antik kent Kaunos’u ziyaret edip dönerlermiş. Oysa az ilerde, bir kaç adım ötede ineklerin özgürce dolaştığı, kuzuların analarından ayrılmadığı , mandalina ağaçlarıyla dolu bir köy varmış. Üstelik bu köy benim gibi yolcuları severmiş, soluklandırırmış , güzel manzarasından sunarmış. Rüzgar keyifli olduğu zamanlarda gölün üzerinde tatlı tatlı eser, uğultusuyla şarkı söylermiş. Ama dediğim gibi, bu köyü herkes göremezmiş.

 

Ben gördüm! Dalyan’dan sandalla karşı kıyıya geçtim önce, sonra yürümeye başladım, yol boyunca arı kovanları, mandalina ağaçları, ağaca çıkmış tavuklar, tepelerde zıplayan keçiler vardı. Bir müddet yürüdükten sonra , köy ışıkları göründü, camiyi geçtim, okulu geçtim ve sıcak bir yuvaya vardım. Bahsedeceğim yer , Begüm, Emre, Burcu ve Bülent’in oluşturduğu bir topluluk. Begüm’ü, Emre’yi ve Burcu’yu şehirden tanıyordum ama hiç yerleştikleri köye gitmemiştim, merak ediyordum açıkçası, Çandır’da hayatın nasıl olduğunu.
DSC_0086DSC_0065

Burası bir köy evi . Aslında yeni,modern bir ev, köy evi dediğime bakmayın. Begüm yıllarca Dalyan’da yaşadığı için köye yabancı değil , önce o taşınıyor eve. Sonra Bülent geliyor sonra da Burcu ve Emre…Emre de Burcu da göçebe yaşadıkları günlerden sonra Çandır’da yerleşik oluyorlar. Aslında bu evin en önemli özelliği topluluk olması. Kentten köye göç edenlerin çoğunluğunu çiftler oluşturuyor, gördüğüm kadarıyla.Ama onlar farklı, dört kişiden oluşan bir topluluk -ki topluluk olmanın yeni bir yere yerleşirken maddi ve manevi olarak kişiye destek olacağını düşünüyorum. Bu meseleye tekrar döneceğim de, önce köydeki bir günümden bahsedeyim:
Begümlerin hemen yanınlarında bir komşuları var, Güllü Abla. Bir gün Begümle Güllü Ablaların annesinin ve babasının oturdu köy içindeki evlere ziyarete gittik. Bizi kızları Sabriye Abla karşıladı. Orası tipik bir köy evi. Hayvancılık yapıyorlar ve narenciye işleri var. Sabriye Abla ile bahçelerinden mandalina topladık. Ağaçların güzelliği, meyvelerin kokusu, koyunların koşuşması ile soruverdim :
– ‘Sabriye Abla, sen hiç şehre gidiyor musun?
-‘Ben çobanım’ dedi. ‘Şu tepeye çıkıp koyunlara türkü söylemezsem rahat edemem.’

Osman Amca Mandalina toplama işi bittikten sonra Osman Amcaların yanına geçtik , Osman Amca iki hanımı ile birlikte oturuyor,-aşkta kıskançlık olmazmış-, bize şeker portakalı ikram ettiler -aynı portakal görünümünde ama çok müthiş bir tadı var- Bir de mani öğrendim:
Asker oldum işte gör
Hayalde gör düşte gör
Hiç bilmedin kıymatımı
Bir kötüye düşte gör

Havanın kararmasına yakın müsade istedik. Eve döndüğümüzde Güllü Abla endişeli idi,koyunlar ve kuzuları kaybolmuş. Kuzular önde , koyunlar arkada, ‘ bu ot güzel biraz bundan yiyelim, yok yok biraz da bu tarafa gidelim’ derken yolu bulamamışlar. Korkuyordu, ormanda kurt kapacak diye. Neyse ki, ertesi gün bulundular. Şaşırıyorum hayvanlar çoban olmadan özgür bir şekilde otlayıp akşam da eve dönüyor. İyi tarafı ; özgürler , kuzular annelerinin yanında, endüstriyel çiftliklerdeki gibi doğar doğmaz annelerinden ayrılmıyor. Kötü tarafı ise düzenli bir otlatma planı yok, oysa toprağın güçlenmesi için iyi bir plan yapılabilir.

Alaca Göl ve Kaunos Çandır Köyü, Muğla Tarım İl Müdürlüğü’nün imzaladığı bir protokolle resmi olarak organik köy olmuş. Köyde yaklaşık iki yüz hane var ve geçim kaynakları, tarım(özellikle narenciye), hayvancılık ve turizm. Kral Mezarları ve Kaunos Antik Kenti -gerçekten en güzel manzaralardan birine sahip- burada. Muhtarlık olarak Çandır’ın güzelliklerinin insanlara tanıtılması, ev pansiyonculuğunun geliştirilmesi gibi projeler yapılacakmış. Dilerim Çandır ‘da organik tarım adına gelişmeler kaydedilir , sadece turizm ön plana çıkmaz. Biliyoruz ki, turizm kötü kullanıldığı zaman çarpık yapılaşmayı da beraberinde getiriyor. Ayrıca köyün ferahı için çocuk ve gençlik çalışmalarının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Atölyeler düzenlense, masallar anlatılsa, tiyatro, resim… ne güzel olur.

Gelelim Çandır’da hayatın nasıl yürüdüğüne. Orası benim için ‘şenlikli yaşam’ alanıydı.Beraber yediğimiz yemeklerden, yaptığımız sohbetlere, göl kenarına inmekten pazar alışverişine kadar ‘şenlik’ li bir yaşam.Orada bulunduğum süre içinde, hava koşullarından dolayı toprakla çalışamadım ama durup ‘yavaşlama’ fırsatım oldu. Kendi armağanlarımı, bunları diğer insanlarla nasıl paylaşabileceğimi düşünme fırsatı. Peki bunu şehirde niye yapamıyorum? Çünkü şehirde çok fazla uyarıcı var. Bir sürü yapılacak şey. Dikkatimi dağıtan pek çok şey. Ama Çandır’da bir köy evinde yaşamın neresinde durduğumu anlamam daha mümkün. Ayrıca Begüm, Emre ve Burcu’nun da beni dengelediğini söylebilirim. Aceleye hacet yok. Sağlam ve güvenli bir duruş var. Öyle bir anda olduğumuza, yaşamın bu güzelliklerini görebildiğimize dair bir şükür var. Onlar dört kişilik bir topluluk-Bülent ile tanışamadım , İstanbul’daymış- Gözlemlediğim, herkesin işlerini ‘yavaşlayarak’ yaptığıydı.Bir de geçen gün Emre Çandır’da ekonomik meselelerin nasıl işlediğine dair bir yazı yazdı.(bakınız)

Hani diyorum, şehrin kaosunu çekmeye değer mi? Benim biraz daha yolum var ama ilerde böyle bir topluluk içinde yaşamak istediğimi biliyorum.Öhöm öhöm, masalın sonuna geldik. Gökten üç elma düşmüş, biri bu yolcuyu kabul eden canların başına, biri benim başıma, biri de ‘Şehri nasıl bırakacağız, kırsala göç etmek zor değil mi?’ diye soranlara…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir