Köy Okulunda Öğretmen Olmak

Tam üç haftadır benim için eşsiz manzaralara sahip olan; nar, mandalina ve zeytin ağaçlarıyla dolu bir köyde öğretmenlik yapıyorum.  İrem’in sosyal medyada yeni açılacak anaokulu sınıfına öğretmen arandığına yönelik çağrıyı gördüm, başvurdum ve başvurum kabul edildi. Birdenbire ‘ Köyde yaşamak istiyorum’ ve ‘ Çocuklarla çalışmak istiyorum.’ dileklerim gerçek oldu. Yolun çok başında olduğumu biliyorum, okul daha yeni kuruluyor ve her şey yeni başlıyor.

Burası bir dağ köyü. İlkokul bir süre kapalı kalmış ve öğrenciler o sırada eğitim için taşımalı sistemle yakın ilçeye gönderilmiş. Neyse ki, köyün okulu restore edilerek tekrar faaliyete geçmiş ve öğrenciler yol eziyetinden kurtulmuş. Şimdi ilkokul sınıfının yan tarafına anaokulu açıldı.  İlk gittiğimde sınıfta sadece iki halı, birkaç oyuncak ve minderler vardı. Üç hafta içinde ilçeden bir okul tarafından kullanılmayan masa ve dolaplar gönderildi, mahalleden kitaplar ve oyuncaklar geldi, İstanbul’dan arkadaşlarım oyuncak ve kırtasiye malzemesi gönderdi. Perşembe günü  İrem bize dolap ve çadır getirdi. Böylece temel eksikler giderilmiş oldu. Burası bir dayanışma okulu, eksiklerin gün be gün tamamlanıyor oluşunu görmek keyif verici.

Anaokulu  öğretmeni olduğum için heyecanlıyım. Çocukların farklı bir enerjisi var. Bakış açıları farklı, duru. Bazen komik. Bazen zor. Bir tanesi bitkilere çok meraklı, çoğu bitkinin ismini biliyor, beni bahçelerine gramantin yemeye davet etti, önce anlamadım ne demek istediğini meğer gramantin o bölgede yetişen bir mandalina türüymüş. Bir diğer öğrencime kurul tarafından gelişimsel bozukluk teşhisi konulmuş.  Okul ona iyi geliyor. Bazen kriz dönemleri oluyor ancak yaşıtlarıyla birlikte sosyalleştiğini, oyun kurduğunu gözlemliyorum. Başka bir öğrencimde hikaye anlatıcısı olma potansiyeli var. ‘Biz geçen gün….’ diye söze başlıyor. Hepsi ayrı bir dünya. Gelişiyoruz ve büyüyoruz. Tenefüslerde bahçede zeytin ağacının yamacında hazine arıyoruz. Bir ara öğrencime elimdeki zeytini göstererek : ‘Bu hazineden sayılır mı? Dedim de eliyle okulun bahçesini göstererek : ‘Burada her şey hazine’ dedi. Elbette öyleydi. Bu ağaçlar, bu toprak, bu kuşlar, bizim için bir hazine. Bu çocuklar çok şanslı. Anneleriyle zeytine gidiyorlar, babalarından tekne sürmeyi öğreniyorlar, televizyon yerine karşıdaki yamaçları seyrediyorlar.

Peki bende olanlar nedir? Köyde yeni bir ev kurmanın telaşı var. Benim ev karşıdaki heybetli tepelere bakıyor. Sabahları onlara bakarak meditasyon yapıyorum. Bu aralar odun zamanı. Orman izni verildi ve köylü kendi odununu taşıyor. Benim de soğukta kalmamak için odun ayarlamam lazım. Bir de zeytin telaşı. Bu kadar zeytinin içindeyken marketten almak olmaz. Bir gün köylülerle gidip zeytin toplayıp sonra da kendi zeytinimi kendim kurma hayalim var. Köydekiler çok yardımsever. Bizim köyde market yok mesela, ekmeksiz kaldım bir sabah, beni kahvaltıya davet ettiler. Evlerinin önünden geçerken öğretmen olduğumu duyunca : ‘Buyur gel, oturalım.’ diyorlar. Aracım olmadığı için biraz zorlanıyorum , köyün meydanı toplu taşıma araçlarına kırk dakika yürüme mesafesinde. Ama şükür ki çoğu zaman bir motosiklet ya da araba  bulabiliyorum merkeze giden.

Köy hayatı güzel. Akşam eve giderken dönüş yolum tezek kokuyor. Yıldızları daha net görebiliyorum. Bizim okul da sürekli sürprizlerle dolu. Bu hafta İrem iki güzel yüreği, ressamı okulumuza getirdi. Emine ve Ayşe okulumuzun duvarlarına Miyazaki’den ‘Komşum Totoro’yu çizdiler. Bizim miniklerin şaşkınlığı ve sevinci görülmeye değerdi.

Yazımı bitirmeden önce adapte sürecimde bana manevi destek veren arkadaşlarıma çok teşekkür etmek istiyorum. Yeni okul, yeni köy, yeni hayat derken bazı durumlarda panik alanıma çekilmiş olabilirim. Desteklerden sonra esneme alanıma, daha sonra da konfor alanına geçtim.

Öğrencilerimle birlikte dolu dolu üç haftayı bitirdik. Okulun sistemine, kurallara, birlikte yaşamaya alışıyoruz.

Kent Kovanları

debra1

Amerika’daki Asheville Balarısı Araştırma Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve doğal arıcılık eğitmeni Debra Roberts, Yeryüzü Derneği’nin Kent Kovanları Projesi kapsamında İstanbul’da bir günlük bir seminer verdi. Seminer üzerine daha ayrıntılı yazacağım, şimdilik sadece konu başlıklarını derledim. Debra seminer boyunca;
-Yaptıkları kent arıcılığı uygulamalarını ve şehirlerinin Amerika’nın ‘ilk arı şehri’ seçilmesini,
– Kent arıcısının içinde bulunduğu sosyal çevre ile iyi ilişkiler kurmasının önemini,
-Arılara karşı insanlarda bulunan önyargılı tutuma karşı yapılabilecek çalışmaları,
– Kovanları koyacak yeri seçerken dikkat edilecek hususları,
-Arılar için suyun anlamını
-Top bar tarzı, kara kovan ve dikdörtgen çerçeveli kovanların karşılaştırılmasını; her birinin dezavantajları ve avantajlarını
– Türkiye’de ve dünyada arıcılık uygulamalarını anlattı.

DSC_0154debra2

Debra’dan bir çok teorik bilgi aldım ama beni en çok etkileyen şey arılara olan sevgisi. O, arılara insansı özellikler yüklüyor ve onları ticari bir meta olarak görmüyor. Arıcılık ticari olarak yapılsa da yapılmasa da arılara karşı duyarlılığın önemini vurguluyor. Debra ile ilk kez 2014 yılında Bodrum’da tanışmıştım. İlk kez ondan duymuştum arılar hakkında araştırma yapmak için arıcı olmanın tek şart olmadığını, arıları öğrenmenin doğaya karşı sorumluluğumuzun bir parçası olduğunu . Yine tekrarladı:
‘Bugün burada olduğunuza göre, doğal arıcılığı önemseyen bir arıcısınız ya da doğal arıcılığı önemseyen bir arıcı olacaksınız ya da doğal arıcılık yapanları destekleyeceksiniz.’
Debra Roberts hakkında daha fazla bilgi için:
http://holybeepress.com/

Çam Balı

12901475_10156698631090023_1495429585548794668_o
Yaprak bitinin özsuyu, arılar tarafından alınmayı bekliyor.

Çam balı nasıl oluşur bilir misiniz?
Arılar, çamın gövdesinde bulunan özsuyunu toplar.
Özsuyu, bir yaprak bitinin salgısından elde edilen bir sıvıdır. Yaprak biti ağacın kabuğunu deler, içindeki özlü kısmı yer ve şeker salgılar. Bu şeker yaprak bitlerinin vücudundan bala benzeyen damlalar gibi çıkar ve bunlara özsuyu denir. Arılar özsuyunu çiçeklerin nektarını aldıkları gibi alır ve bala dönüştürürler.
Başlangıçta özsuyunun yüzde ellisi sıvıdır ama bu haliyle kalırsa köpürür ve ekşir. Arılar kovanda muazzam bir çalışma ile bu oranı yüzde on yedilere indirirler ve öz suyu çam balı haline gelir.

Daha fazla bilgi için: Debra Roberts ile Arılar, Kadınlar ve Çocuklar Üzerine

*Fotoğraf: Kızlan Köyü- Datça

Görebilir Misin İçimin Rengini?

Görünürlük üzerine bir buluşma ne zamandır içimde yankılanıyordu. ‘Çember’ ya da ‘council’ ya da ‘meclis’.Ankara Yaşam Çemberi‘nde ‘En son ne zaman görüldüğünü hissettin? sorusu beni bayağı sarsmıştı ve kendime sorup duruyordum. Bir kaç gün sonra  Güneybatı toplaşmamızda Fethiye’de- gezginim ya ben, koordinat değiştiriyorum sürekli- Nalan’a bir buluşma düzenleyelim dediğimde buluştuk , konuştuk ve şaşırarak gördüm ki Nalan’ın kendi sitesinde ilk yazdığı yazı görünürlük üzerineymiş .Karşılaşmamız bir tesadüf mü?

12773247_10153981832392445_1227617437_o
Çember, kalpten dinleme ve konuşma üzerine birbirimizin alanlarını gözeterek gerçekleştirdiğimiz bir buluşma.

 

Hazırlıklara başladık, çağrımızı yaptık ve çemberi gerçekleştirdik. Dün görünür olmak isteyen ne varsa su yüzüne çıktı, vakti gelmeyenler, biraz daha demlenmek için bekledi.

939396_10153981832602445_1745323268_o12842466_10153981832237445_518341055_o

İyi hissediyorum, içimdekileri duyan, beni yargılamadan dinleyen, göz göze diz dize oturduğum canlar var. Alanım ve zamanım var. Hele ki şu hızlı İstanbul’un içinde. Dilerim ki, bu bir başlangıç olsun. Bu yazı da fiziksel ya da manevi olarak yanımızda olanlara uçsun <3

*Fotoğraflar için Burcu Ceylan’a teşekkürler 

Anlatıcının Renkleri

şifa1

Geçtiğimiz hafta sonu Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı merkezi tarafından düzenlenen Jessica Wilson ile Masallarla Şifa eğitimine katıldım. Bendeniz anlatıcının yolunda ilerlemekle birlikte ne daha önce masal anlatıcılığı eğitimi almış ne de konu ile ilgili atölyelere katılmıştım. Zaman zaman kendi yolculuğumu zaman zaman ise duyduğum ve okuduğum masalları anlatmaya koyulmuştum. ‘Masallarla Şifa’ meselesi beni cezbetti, içimdeki gizli şifacı bu eğitime gitmek istedi ve Jessica ile masal yolculuğumuz başladı.

Devam

Armağanlarım ve Ben

GiftivalHeader

Bu yazının büyük bir kısmı otobüste yazıldı. Yolculuğum boyunca birkaç kez yol paylaşım sitelerini, birkaç kez de otostop kullansam da , şu anda ‘konfor’ alanımın içinde otobüsteyim. Otostop zaten kalabalık olunca güzel. Geçen ay arkadaşlarımla ilk defa bir tır otostopu yapmıştım . Bizimle yolunu paylaşan tırcı Ramazan Abi hem hoş sohbet hem de eli açıktı, yol molasında bize yemek ısmarladı durdu. Ne armağan ama! Bir de hani derler ya, ‘Allah fukara kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir , sonra da buldurur’ diye. Geçen ay otostop yaptığım bir arabada lap topumu unutup, sonra aynı gün içinde buldum. Bu yazıda yol esnasında bana gelen armağanlardan bahsetmek istiyorum.

Devam

Çoban

 

1Zamanın birinde, hem içimizdeki hem de dışımızdaki bir zamanda, yüksek kayalıklarda keçileriyle birlikte bir çoban yaşarmış. Kayalar oldukça sarpmış, kararlılıkla tırmanırsanız buluta bile ulaşabilirmişsiniz. Bir tarafta deniz, bir tarafta yüksek tepeler , bir tarafta keçiler günler böyle geçip gidermiş. Günlerden bir gün çobanın yanına ziyaretçiler gelmiş…

O ziyaretçilerden biri benim. ‘Bakın şu tepede yaşayan bir çoban varmış’ sözünü duyduktan itibaren tepeye erişmek için güçlü bir istek duydum. Üniversite zamanlarımda ‘Çok yüksek , çok zor’ diye kayalardan kaçardım da şimdi ne oldu bilmiyorum. İnzivada olmaya mı, çobanlığın büyüsüne mi, keçilerin güzelliğine mi, neye kapıldıysam artık, başladım tırmanmaya. Hem çok zor, hem de çok kolay bir tırmanıştan sonra, çobanın yanına varabildik.

 

 

2

Çoban Özgür- ya da Özgür Çoban- uzun yıllar turizm sektöründe çalıştıktan sonra, sigortası ödenmediği için işi bırakarak çobanlığa başlamış. 150 keçiye bakarmış, hepsi kendisine ait değil. Geçimini dağlardan kekik ve adaçayı toplayarak sağlarmış.

‘Bu işler zor, göründüğü gibi kolay değil’ diyor. ‘Yüz genci topla, onu durmaz burada. Sen bu tepeyi on adımda çıkarsın, ben üç adımda çıkıp keçileri kıstırıveririm, toplarım. Bu keçilerin kimisi yüksek tepeye gidiyor, kimisi kaya altlarına.
-‘Satıyor musun peki keçileri?’ diye soruyoruz.
Yüzü hüzünleniyor, belli ki satmak zorunda kalmış.
-‘ Motosiklet lazımdı . Ondan bundan para isteyeceğime, adaçayından kazandıklarım yetmedi, dört tane oğlak satıverdim.’
Özgür Abi, oldukça hoşsohbet. Açıkçası yanına giderken biraz korkmuştum, ya bize ‘ Burada ne işiniz var?’, derse diye . Hiç düşündüğüm gibi değil.
Keçiler ne zaman doğurur, nasıl gelişir, detaylarıyla anlatıyor bize.

4

-‘Yaz oğlağı kısa boylu olur, büyümez. Tekenin güzel olması lazım. Yirmi kiloluk tekenin oğlağı çıkar bir kilo, kırk kiloluk tekenin oğlağı çıkar iki kilo’

Hayvanların korunduğu çatı kısmına geçiyoruz sonra. Bu bölge iki ay şiddetli yağmur alırmış ve daha sağlam bir barınak gerekiyormuş şimdi. Nasıl özenle anlatıyor, bir yandan ağılı temizlerken bir yandan da çatıyı yapacağı malzemeleri söylüyor.

Mağarada değilmiş sürekli, akşamları motoru ile evine gidiyormuş. ‘-Evde de iki keçim var benim onlara bakıyorum. Hassaslar biraz , ot kırpıyorum onlara, besleyiveriyorum….Ben kırk iki yaşındayım, emekli olunca çobanlığı bırakacağım’

DSC_0527

 

-‘Peki abi, sonra ne yapacaksın?’ diyorum. Öyle ait geliyor ki bana, o tepelere, gökyüzüne. Hep o fotoğrafın bir parçası gibi…

-‘Sonra’ diyor…  ‘Sonra hayat devam ediyor, soluk çıkana kadar.’