İyi ki varız!

küçük masa dokuz kişi

Bursa’dan Fethiye’ye arkadaşlarımın evlerini de sayarsam bir ayda dokuz kapı dolaştım , bir dolu şehir bir dolu yüz…Yol o kadar hızlı aktı ki çok fazla yazı yazamadım. ‘Işıl, sen de o zaman hissiyatını yaz.’ dedim kendime ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Çandırdayım. Buraya ilk defa ocak ayında gelmiş ve Çandır’ın güzelliklerini anlatan bir yazı yazmıştım.

Bu yeni yazımda, geldiğim ilk gün Emre ve Burcu ile tohum ekmemizi sonra da sürekli filizlendi mi diye kontrol etmemizi, kompost çevirmemizi, köyün neşe ile öten kuşlarını, kendi kendilerine dolaşıp kendilerini güden koyunlarını, arıların vızıltısını, Begüm’ün arkadaşları geldiğinde güneşin altında şarkılar söylememizi, kahvaltı sofralarının bereketini ve neşesini anlatmak isterdim, ama aslında söylemek istediğim başka bir şey var.

Çandır bir topluluk evi. Begüm, Burcu, Emre ve Bülent’ten oluşan. Bana kalırsa aynı zamanda şifa evi. Aslında yukarıdaki paragrafta saydığım durumlar, oranın biraz yorgun bir gezgin olan bendeniz için şifa evi olmasına yeter ama asıl bana iyi gelen şey şu: Ilgınlar geldi!

Ilgınla ilk kez İstanbul’da ‘Barış Köyü’ toplantısında tanışmıştık , çiftliklere gitmek istiyorduk da, kafamız karışıktı biraz, nerden başlamalı nasıl yapmalı bilmiyorduk.Sonra ben yollara düştüm, o Serhat’la yollara düştü. Fiziksel olarak yakın olmasak da manevi yakın hissediyordum ve onlar benim uzaktaki yol arkadaşlarımdı. Ilgın’ı hiç görmedim bir daha, uzaktan haberleşiyorduk. Çanakkale’ye yerleşmişler ve orada ‘Tohumdan Sofraya’ projesini uygulamaya koyulmuşlardı. Derken….’Huuu komşu diyerek Çandır’ın kapısını çalıverdiler hem de bir karavanla 🙂

Meğerse Ilgınların müşterileri olan bir çift, Dilara ve Vahap onları ziyaret etmiş ve onlar da peşlerine takılıp yola düşmüşler, ne iyi de etmişler! Ben de sanki çoook eski  arkadaşlarımı görmüş kadar sevindim. İzmir üzerinden gelince onlar, Mehmetlerin enfes şarabından, Ummanın lezzetli enginarlarından da payımızı aldık. Onlara sevgilerimi ve şükranlarımı gönderiyorum. Karavan grubuyla, Emre’nin yeni tanıştığım tatlı arkadaşları Aylin ve Mustafa’yla pek de şenlikli olduk.

Bildiğiniz üzere, gezginlik hayatımda kah Tatuta çiftlik ağlarıyla, kah direkt üreticileri bularak bir süre köy evlerinde yaşayarak, kah spontane olarak, ‘Acaba orada ne varmış?’ diyerek bayağı bir dolaştım.   Fiziksel yorgunluk bir yana bazı yerlerde manevi olarak yoruldum. Hatta fiziki yorgunluk mühim değil, dinlenince geçiyor ama  olumsuz durumların üzerimde daha büyük  etkisi olduğunu gördüm. Fark ediyorum ki, benim bu akşamki gibi  varlığından güç alacağım topluluklara ihtiyacım var. Anlatabileceğim, paylaşabileceğim, deneyimlerimi aktarabileceğim, deneyimlerini dinleyeceğim, beni yargılamadan kabul eden ve topluluğa inanan…İşte Ilgınlar geldiğinde tam da bunu hissettim. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini… Bir söz okumuştum: ‘Yalnız kurdun  zamanı geçti, birlik olma zamanı’ diyordu. Hissediyorum ki, tanıdığım ve henüz tanışmadım topluluk bilincine sahip pek çok insan var. Dilerim tanışalım, dilerim beraber ağlar kuralım, üretelim hatta takas yapalım ,ara da bir içimize de bakalım, ruhumuz ne istiyor bilelim, mekanikleşmeyelim ya da entellektüel aklın  egosuyla bunalmayalım.

Çandır’da düşündüklerim işte bunlar. Orası bir kapı, topluluk yaşamını deneyimleyen, yaşadıklarını paylaşan bir grup. İyi ki varlar, iyi ki benim gibi  misafirleri  kabul ediyorlar  ve yaşamlarına ben de dahil oluyorum, gözlemliyorum. O çatı altında aynı hissiyatı taşıdığım arkadaşlarla bir araya gelebiliyorum.Yaşamın güzelliklere doğru evrildiğini  bilmenin tadı ise  bambaşka…

Ceviz Ağaçları, Arılar Ve Köy Havası

DSC_0069

Yol devam ediyor. Ege’ye inmeyi planlarken vazgeçiyorum ve Bursa üzerinden Bilecik’e geliyorum. Malum buralara henüz bahar gelmedi ve merak ediyorum kış koşullarını . Burası Bilecik’in Kurşunlu Köyü, Bedriye Berber Engin ve Eşi Celil Engin’in yanındayım. Kurşunlu Köyü, 1930 yılında, daha çok Bulgaristan’dan göç edenlerle kurulmuş bir köy. Yaklaşık 120 hane var , başlıca geçim kaynakları tarım, maalesef hayvancılık biraz geride kalmış. Bedriye Abla da Celil Ağbi de bu köyde doğmuşlar, arıcılık, sebze ve meyve işleri , bahçecilik uygulamaları yapıyorlar. TaTuTa’ya aday olan çiftlik, aynı zamanda ‘Kampa Gidelim Mi Baba? ‘ projesine de ev sahipliği yapmış. http://www.kampagidelimmibaba.com/anasayfa/gittik/item/206-bedriye-engin-ile-koy-yasami-deneyimi

Kurşunlu Köyü, temiz ve sert havası ile beni karşıladı. İşin güzel tarafı, gelir gelmez Halk Eğitim’in düzenlediği arıcılık kursuna katıldım misafir olarak. Bir sürü şey öğrendim hem de : ‘Söğüt yapraklanmadan arılar kışlıktan çıkarılmaz.’ ,’Erik çiçek açmadan kovan açılmaz’ Eskiden sanırdım ki, arıcılık öğrenmek için sadece hasat zamanı arıların yanına gidilir, oysa yılın her dönemi kovana dair yapılacak işler var. Biz de ilk iş günümüze çerçeveleri temizlemek ile başladık zaten bir arıcının yanında işi öğrenmeye niyet edersem günlük konuşmalarla da pek çok bilgiyi alabildiğimi  fark ettim. Dikkat ettiğim, Bedriye Abla ve Celil Abi’nin balı krem şeklinde tükettikleri, sıvı değil. Çam balı haricinde bütün ballar donarmış, oysa eskiden donan ballara karşı ne kadar ön yargılıydım. Güneşli bir günde Celil Abi kovanı açtı, ama bu yazıda arılı fotoğraf yok, çünkü içeriye gidip kameramı bulmak yerine kovana bakmayı tercih ettim. Kovan açılınca büyüleniyorum, kilitlenip kalıyorum. Şimdi de hava bulutlu o yüzden fotoğraflar başka bahara kaldı. Zaten fotoğraf yerine gerçeğini görmeniz şiddetle önerilir. 🙂 Burası arı florası için oldukça uygun , hem dağlar ıhlamur ve kızılcık dolu, hem de farklı çiçek türleri mevcut.

Aslında, burası bir yarı dağ köyü. Bir tarafı dağ, bir tarafı ova. Bedriye Abla denizi özlemediğini söylüyor. ‘Biz çocukluğumuzda, bahçelerden serbestçe erik ve çağla toplardık. Ceviz almazdık mesela, ama çağla da erik de çocukların hakkıydı sanki ve kimse bir şey demezdi.’diyor.

Köyde her evin önünde bir çiçek bahçesi var, bu bahçecilik adeti Bulgaristan’dan geliyormuş.Sebzeleri ise evin arka tarafına ekerlermiş. Ben de çapalama, gübre taşıma, çiçeklerin diplerini açma gibi uygulamalar yaptım. Topraktaki solucanlarla muhattabtım mesela, onlarla oynadım . Bana yaz tatillerinde gittiğimiz köyümüzü, çocukluk zamanlarımı hatırlattı. Aklıma bir soru geldi, ‘Acaba’ dedim, ‘Şehirde betonların arasında büyüyen çocuklar da , solucanları sever mi?’

b2 (2)

Dağ yamacına kurulmuş yerleşim merkezlerini seven biri olarak diyorum ki, Kurşunlu Kayası çok heybetli ve varlığı güven veriyor. Köyün yukarısında büyük bir meydan var, burada Hıdrellez çok şenlikli geçermiş, hatta diğer köylerden de gelirlermiş. Sarı şakayık topladık sonra ama eve gelirken bıraktık çünkü inanışa göre eve sarı şakayık girerse o evdeki tavuklar yumurtlamazmış. Aşıklar çeşmesine gittik, demişler ki aşık olan üç yudumdan fazla içemezmiş. Çoban Mehmet Aga ile karşılaştık sonra, sürüsünü su içmeye götürüyordu. Çok özendim, koyun ve keçilerinden olan bir sürüsü vardı. ‘Mehmet Ağa’ dedim, ‘ne güzel, ben de çoban olmak istiyorum, ne yapmalıyım?’
-‘Ne güzel kızım, emekli olunca yaparsın işte’ dedi.
-‘Ama’ dedim, şimdi yapmak istiyorum.’
-‘O zaman kendine bir çoban bey bulacaksın!’
kurşunlu

Buradayken farkına vardığım başka bir şey, Bedriye Ablalar mümkün olduğunca kendi ürettiği ürünleri tüketiyor ve bu durum beni çok özendiriyor. Ürettiğimizi tüketsek sadece, üretemesek bile, küçük üreticilerle iletişime geçip sağlıklı ve gerçek gıdaya ulaşsak ne güzel olur. Şehirli olanlar olarak bizlerin, büyük marketler yerine küçük üreticilere ulaştığı, onları desteklediği ve böylece üretimi güçlendirdiği bir yakın gelecek hayal ediyorum.

Kurşunlu Köyü ceviz ağaçlarıyla,arılarıyla, açmaya hazırlanan çiçekleriyle,köylülerin cana yakınlığıyla ,sessizliğiyle farklı bir dünya. Biraz yukarı çıkıp Kaya’ya yaklaşınca, tepeden köye bakınca gerçekten film seti gibi duruyor. Orada, çok da uzak olmayan bir yerde, duru enerjisiyle capcanlı bir köy var ne mutlu… Kurşunlu’yu özleyeceğim, bunu biliyorum.